26 Haziran 2012 Salı

Kitap İçinde Kitap

Hiç rüyanızda rüya gördüğünüzü veya uyuduğunuzu gördünüz mü? Garip değil mi? Buradaki gerçeklik ve gariplik halini okuduğum romanın kahramanının bir kitap okuduğu hallerde de yaşıyorum. Hele de romanda geçen kitap adıyla yazarıyla bizim dünyamıza aitse hemen sahicilik köprüleri kuruluveriyor.

Kahramanına kitap okutan romanlar iki açıdan hoşuma gidiyor. Birincisi ben de okumayı seviyorum (görüldüğü üzere!) ve kahramanla romanın sınırlarını aşan bir iletişim kurabiliyorum. İkincisi yazarın hem bir kitap sever hem de sanatçı egosuna sahip olduğunu düşünerek bu iki gücün çarpışmasından galip çıkıp roman kahramanının ellerinde beliren kitapları merak ediyorum, öğrenmek hoşuma gidiyor.

Siz de kitapları seven kitaplardan hoşlanıyorsanız buyurun...

Çatıkatı Âşıkları - Şükran Yiğit

Süreyya Hanım 70 metrekarelik çatıkatında kendine bir dünya kurmuş, eski tip bir kırtasiye dükkânı işleten, kitaplarla yaşayan  altmış iki yaşında kadındır. Arnavutköy'deki apartmanının karşısındaki binanın çatıkatında da iki dairesi vardır. Bunları güneyli bayan ve niteliksiz adama kiraya verir. Aslında onları kiracı değil kendine arkadaş seçmiştir. Tam da onlar taşınırken Süreyya Hanımın dükkanına bir mektup gelir... Geçmişin gölgeleri arasında işin içinden çıkmaya çalışan üçlünün öyküsü akıp gider.

Bu kitapta hem Süreyya Hanım hem de "niteliksiz adam" Mercan okumayı ciddi uğraş edinmişlerdir. Roman boyunca şu kitaplardan bahsederler:
* Niteliksiz Adam - Robert Musil
* Günlerin Köpüğü - Boris Vian
* Hüzünlü Kahvenin Türküsü - Carson McCullers
* Kayayı Delen İncir - Turgut Uyar
Anita Meierwisch'in Blomberg'de Kar Yağıyor ve Calm Rice'ın Aşk Şiirleri diye iki kitap daha geçiyor ama araştırmalarımda bu kitapların gerçekliğine dair bir bulguya rastlamadım. 

Yiğit bu kitabı "bu dünyada kendileri için mümkün olmasına rağmen, ne pahasına olursa olsun kazanmaya oynamayan iyi insanların varlığını hissetmek ve hatırlatmak için" ve "üç iyi insanın daracık da olsa hayata çıkan bir yolda buluşabildiklerini umut etmek" için yazmış. Romanın sade ve sıcak atmosferi benim de hoşuma gitti, kitaptaki herkesin birer terk ediliş/terk ediş öyküsünün olması ve yeri geldiğinde bunların açığa çıkması da güzeldi. Öte yandan hikâyede genel olarak böyle bir iyilik romanı için fazla tedirgin ediciydi,  kurguda da yer yer boşluklar vardı. Bir de sonu gelmez imlâ hataları okuma zevkini bir hayli bozdu.

Firmin: Hümanist Entel Serseri - Sam Savage

Boston'da bir kitapçının deposunda on üç kardeşinin en küçüğü olarak dünyaya geliyor Firmin. Anne sütü için kardeşleriyle mücadele edemeyecek kadar zayıf olduğundan etraftaki kitapları kemirmeye başlar. Sonra tadı bu kadar güzelse okumak harikadır kim bilir diyerek okumayı, düşünmeyi, hissetmeyi öğreniyor. Firmin kitapları ve kitap dükkânındaki hayatı tanımasıyla insanların dünyasına da bir adım atıyor. Her gün biraz daha bilgin, biraz daha duygun, biraz daha olgun olan faremiz birçok doğuştan insanın olamadığı kadar insanlaşıyor. Pembroke Kitapları'nın sahibi Norman Shine'la tek taraflı ilişkisi, kitapçının bulunduğu Scollay Meydan'ın belediyece yıkılışı, bohem yazar Jerry Magoon ile yaşadığı dönem, Rialto Tiyatrosu, "sıradan, cahil yiyecek" bulma maceraları boyunca kitap mizahi ve doğal anlatımının altında giderek artan bir melankoli taşıyor.

Savage'ın kitabı Kirkus Review tarafından "Kitapseverler için muhteşem bir hazine" olarak tanımlanmış. Gerçekten de kitap, kitaplar, yazarlar, alıntılar ve kitap sevgisiyle dolu. Sadece edebiyata değil her türlü ciltli neşriyata sonsuz çekim hisseden Firmin en sonunda kendi hikayesini anlatırken de ilk paragrafta üç yazarın (Nabokov, Tolstoy, Ford Madox Ford) üç ünlü kitabının (Lolita, Anna Karenina, İyi Asker) açılış cümelerini alıntılıyor. Kitabın geri kalanında da sayısız kitaptan bahsediliyor. En önemlilerini seçmek çok zor çünkü Firmin hepsine aşık. Yine de Firmin'den bir alıntıyla gözdelerini sıralayabilirim:
"O ilk baş döndürücü günlerde ne kitaplar keşfettim bir bilseniz! Bugün bile o kitapların isimlerini söylemek gözlerimi yaşartır. Söyleyin o zaman, yavaşça, ve bırakın erisin kalbiniz. Oliver Twist. Huckleberry Finn. Muhteşem Gatsby. Ölü Ruhlar. Middlemarch. Alice Harikalar Diyarında. Babalar ve Oğulları. Gazap Üzümleri. Tenin Yolu. Amerikan Trajedisi. Peter Pan. Kırmızı ve Siyah. Lady Chatterley'in Sevgilisi."
Kitapları sevenlerin ve birazcık fanteziden rahatsız olmayacakların bu kitaptan da zevk alacağını, sonunda kendilerine uzunca bir okuma listesi çıkaracaklarını düşünüyorum.

Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın - Selim İleri

Bir nehir roman denemesi. Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar serisinin ilk kitabı. Hani edebiyat derslerinde olay öyküsü-durum öyküsü diye bir şey anlatmışlardı ya bize... eğer romanları da böyle sınıflayabilsem bu kitabı da durum romanı başlığının altına yazardım. Çok kişisel bir eser. Selim İleri eskiye dair sevdiklerini, hissettiklerini, düşüncelerini, hatıralarını işte içinden ne geçmişse hepsini biraz hayal gücüyle karıştırıp yazmış. 1890 ila 1930 arasında bir zamanda, onunla birlikte biz de bir kurabiye kutusundan bir kitapçının vitrinine, anneannesinin mutfağından dönemin moda dergilerindeki illüstrasyonlara savrulup duruyoruz.

Elbette bir yazar kitap sever, böyle olunca kitaplar ve yazarlar uzun uzun anlatılmış.
* Refik Halit Karay - Türk Prensesi Nilgün (üçleme)
* Reşat Nuri Güntekin - Damga
* Samipaşazade Sezai - Sergüzeşt
* M. Turhan Tan - Safiye Sultan
Kitabın dördüncü bölümü "Türk Prensesi", Türk Prensesi Nülgün üçlemesine ayrılmış; üçleme, onun anlatıcıdaki etkisi ve tüm çağrıştırdıkları detaylıca anlatılmış. Kitapta ayrıca Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Halid Ziya, Abdülhak Hamit gibi birçok edebiyatçı hayallerle yeniden canlandırılmış.

İnsan böyle bir yazarın ödül almış kitabına bunu derken çok zorlanıyor ama ne yapayım okurken çok ama çok zorlandım. Kitapta takip edilecek bir karakter veya olay olmamasının yanında, ve bundan ziyade sıfatların, çağrışımların, uzun cümlelerin arasında kaybolup gitmiş birbiriyle ilgisiz gibi görünen bölümler beni çok yordu. Ancak yazarının tam olarak anlayabileceği çok kişisel bir açıdan yazılması kitapla arama kalın duvarlar çekti. İleri'nin dil güzelliği tartışılmaz; hangi kitaptan yeni kelimeler öğrendiniz en son? Fakat üslupçuluk kişisellikle birleşince bana ağır geldi. Kitabı ara vererek azar azar okudum ve bu şekilde daha kolay hazmedebildiğimi gördüm. Kitabı Selim İleri severlere şiddetle tavsiye etmekle birlikte yavaş yavaş okunmasını, İleri ile tanışma kitabı olarak da başka bir eserinin tercih edilmesini öneriyorum.

Şurada kitap hakkında daha fazla detay bulabilirsiniz: Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın - Selim İleri

19 Haziran 2012 Salı

Kahperengi'nden toNlar

Hiç aklımda yokken 'Madem %40 indirim var bir bakalım bakalım bu kadar konuşulan kitap nasıl bir şeymiş' dedim. Pazarlama stratejilerine yenildim kısaca, bu sefer onlar kazandı. Beklentim çok yüksek değildi yine de kitap beklentimin epey üstünde çıktı. Hiç ama hiç fena değildi. Şimdi önce başlıktaki basit kelime oyunumla ısıttığım havayı izleyen paragrafta kitabın olumlu yönleriyle yelleyeceğim. Sonra kitabı olumsuzluklarıyla baya hırpalayacağım. Bunları yaparken de bol "spoiler" vereceğim, dikkat!

Açık Tonlar

Beklediğimden güzel çıktı demiştim. Öncelikle sadece kadın okuyuculara hitap edecek olsa da ilginç bir konusu var. Fakirlik ve sevgisizlik içinde küçük bir kasabada (Yaslıhan) yetişen Narin, İstanbul'da hukuk okuyup bu sefil hayattan yırtıyor ama ilk gençlik aşkının (Fırat) aniden karşısına çıkmasıyla geçmişiyle istemediği bağlar kuruyor. Görüleceği üzere aşk meşk kısımları değil ama kasaba hayatı ve geçmişiyle yüzleşme temaları çarpıcı. 

Anlatımdan memnun kaldım. Kitap kısa bölümler halinde yazılmış. Her bölüm pembe diziler gibi hep en heyecanlı yerde bitiyor. Hızlı hızlı diğer sayfaları okumaya devam ediyosunuz. Bu, yazarın sade ve akıcı diliyle birleşince bir-iki günde okuyup bitirebileceğiniz bir kitap ortaya çıkmış. Zaman zaman yazarın romandaki olaylar üzerinden aktardığı hayata, duygulara ve insanlara dair tespit ve düşüncelerini beğendim. Bu paragraflar kitabı basit bir aşk-ihanet-dostluk hikayesi olmaktan kurtarmış.


Kurgunun özellikle Yaslıhan ayağının matematiği çok iyi, olayların birbirine zorlama tesadüflere, masalsı iyiliklere yer bırakmadan birbirine bağlanması etkileyici. (Aynı şey İstanbul sahneleri için geçerli değil.) Kasaba ve kent hayatının aynı aynada (Narin) farklı yansımaları da hoşuma gitti.

Koyu Tonlar

Ammaaa... Karakterler çok canlı olsa da yapılandırılışlarında beni rahatsız eden unsurlar oldu. Birincisi her roman kişisi güzel veya çirkin kategorisine sokulmuştu. Güzeller: Narin, Deniz, Irmak, Ümmühan, Recep, Şadiye, Fırat.  Çirkinler: Mehmet, Hatice, Erdoğan, yaşlı terzi. ("Güzel" sayısının bu denli çok olması da normal değil ya neyse. ) Bire bir "güzel" ve "çirkin" kelimeleriyle etiketlenen kahramanların hareketlerinde bazen tek motif bu oluyordu. Mesela Recep, Hatice'den çirkin olduğu için nefret ediyor, Hatice de sokakta kalırım veya çocuklarıma bakamam diye değil ama Recep yakışıklı olduğu için onun öfkesine ve işkencesine ses çıkarmıyordu. Narin, bütün kitap boyunca Fırat'ın "kahperengi" gözlerinden ve yakışıklılığından başka bir şeyinden (zenginliğinden, kariyerinden, kültüründen vs.) etkilenmiyor, Fırat da Narin'in sarı saçlarına ve mavi gözlerine kapılıp ODTÜ'de ve Ankara'da kıza kıran girmiş gibi on günde bir yıkanan, abisinin beşinci elden eskilerini giyen, reşit olmayan Narin'i köy yerinde annesinin evine atmaya çalışıyor.

Karakterlerle ilgili bir diğer ve benim için daha önemli aksama da çoğu özelliklerinin okuyucuyu yönlendirmek amacıyla yazılmış olması. Misâl, Narin'in ailesindeki herkes ama herkes o kadar su katılmamış kötü ve ahlaksız ki onları silip atmasında Narin'i vicdansız göremiyoruz. Irmak da o kadar sevimsiz (neden sevimsiz o pek belli değil) bir tip ki Irmak'ın sevgilisi Fırat ve Narin birlikte olup Irmak'ı aldatınca Irmak'a üzülmüyoruz. Deniz o kadar harika ve hayat dolu ki, kız kardeşine Narin için defalarca haksızlık yaparken onu kötü abla olarak göremiyoruz. 

Kurgu da özellikle Yaslıhan bölümlerini çok beğendim. Olaylar genel olarak sürükleyiciydi zaten. Yalnız İstanbul sahneleri en başından beri yeterince canlı ve doğal bulmadım. Özellikle Fırat ve Narin arasındaki diyaloglar on cümle içinden aşktan nefrete ve geri aşka savrulurken ben buna ayak uyduramadım. 


Daha kötüsü kurgu hatalarının olmasıydı. Kitabın başında Deniz'in araba kullanırken kaza yapıp arabadaki anne ve babasının ölümüne yol açtığı yazıyor yüz sayfa sonra arabayı babasının kullandığı ve Deniz'in babasını kızdırarak kazaya neden olduğu anlatılıyor. Üstelik bu olay Deniz karakteri ve Narin'le ilişkisi için kilit nokta. Başka bir yerde de Erdoğan önce "çelimsiz" sonra "güçlü kuvvetli" olarak tasvir ediliyor. Narin'in İstanbul'da iş bulma macerası yoldan geçerken bir dükkana girip "İş var mı" demesi üzerine dükkân sahibinin "Benim ihtiyacım yok ama sen şuraya git benim gönderdiğimi söyle" (tanımadığı, yoldan geçen kızı neden kendi adıyla arkadaşına göndersin?) demesiyle tatlı sona bağlanıyor. Fırat önce Narin'i yıllar sonra gördüğünde ancak o zaman aşık olduğunu anladığını söylüyor sonra 'ben seni hep çok sevdim, aklımdan çıkmadın'a bağlıyor. Ayrıca yazar Moskof Recebin yakışıklılığı kadar, habire tekrar edilen "moskof" lakabının nereden geldiğini de söylese çok iyi olurdu ya da kitap boyunca sadece birkaç kere okulda başarılı olduğu söylenen Narin'in nasıl hırsla ders çalıştığı, nasıl üniversite sınavını kazandığı, okumakla ilgili ne düşündüğü üzerine iki kelâm edilse eksik parçalar tamamlanırdı.

Finali de kitabın finaliyle yapmak istiyorum: Mutlu son yazma sevdasına kurban gitmiş biraz zorlama ve kitabın genelini karşılamayan bir son gibi geldi. Özellikle kitabın tanıtımında bahsedilen güçlü dostluk bağlarından anlaşılan, en yakın arkadaşımız kız kardeşimizin nişanlısıyla yatsa bile, arkadaşımızı kayırıp kardeşimizin sokak ortasında rezil rüsva olmasını desteklemek mi? Vallahi final böyle bir şeye çıkıyor. Kendinize "Niye böyle oldu ki, buna ne gerek vardı?" diyip duruyorsunuz. Benim favori finalim Narin'in de babası gibi en yakın arkadaşına kazık atıp Fırat'la Ankara'ya kaçması ve bir kez daha yeni bir hayat kurma mücadelesine girişmesi olurdu :)


Kısacası, çabuk okuyup iyi zaman geçirmek için birebir. Kimi yerler çok etkileyici ve doyurucu. Öte yandan benim gibi yazarın yönlendirmelerine direnirseniz sonunda kendinizi "ama...ama..." derken bulabilirsiniz.

15 Haziran 2012 Cuma

David Harvey: Bir Konferans, Bir Kitap


David Harvey bir coğrafyacı. Ama ne coğrafyacı! Aynı zamanda sosyal kuramcı, siyasal iktisatçı (ben buradan yakalıyorum onu), antropolog, aktivist ve Marksist... Dünyanın en çok atıf alan yirmi akademisyeninden biri, coğrafya akademisyenleri arasında ise birinci. Bir profesör değil bir "distinguished" (seçkin) profesör. Modern coğrafyayı bir disiplin olarak olgunlaştıran, Marksizme ve sınıfsal analize yeniden işlerlik kazandıran adam.

Onun bu kadar önemli ve başarılı olmasında ben marifeti genel çerçeveler çizebilmesinde,  içinde debelendiğimiz çağı bir bütün olarak açıklayan modeller şekillendirmesinde buluyorum. Bunun sırrı da bence sınır tanımayan disiplinler arası yaklaşımında.

13 Haziran 2012 tarihinde Profesör Harvey ODTÜ'de bir konferans verdi. Konusu The Crisis of Capitalism and Urban Struggle (Kapitalizmin Krizi ve Kentsel Mücadele) idi. Bu başlık bile bir kez daha siyasal iktisat, mimari ve beşeri coğrafyanın buluştuğunu haber ediyordu. Konuşmasına Marx'ın Kapital'inin ikinci cildinin en sıkıcı ama kendisinin en sevdiği kitap olduğunu söyleyerek başladı. Kitapta anlatılan artı değer, ekstra talep ihtiyacı, talep ile arz arasındaki zaman boşluğunu ve böylece - ve kısaca - bu zaman açıklığının borçla kapatıldığını yani kapitalizmin borçlanmak demek olduğunu anlattı. 


Sonra da ekstra talebin herkesi ev sahibi yapmakla nasıl karşılanabildiğini ama bunun da elbette borçlanmak demek olduğunu, kapitalist büyümenin devam edebilmesi için borçlanılarak nasıl büyük inşaat projelerine girişildiğini, bu tarz bir şehirleşmenin insanların değil kapitalizmin ihtiyaçlarına uydurulduğunu söyledi. İşin ilginç yanı ana akım literatür bu hızlı şehirleşme ataklarının, büyük konut ve inşaat projelerinin kapitalizmin "büyüme" ve "borçlanma" ihtiyaçlarına cevap olarak hayat bulduğunu söylememiş ve onun gibi derinlemesine incelememişti.

Harvey, kapitalizmin krizlerinden "inşaat" yoluyla nasıl çıkılmaya çalışıldığını örneklerle anlattı. Emlak kredilerinin kapitalizmin borçlanma ihtiyacına nasıl cevap verdiğini, yeni şehirler inşaa edilirken kamu alanlarında yürümek dışında hemen her şeyin nasıl yasak olduğunu, nasıl da idarecilerin boyunduruğunda yaşandığını örnekledi. Üstelik borçlanma çift taraflı bir bıçak: Hem kapitalizmi besliyor hem de insanların sorun çıkarmasını engelliyor. Ne de olsa "Home and debt owners do not strike" (Ev ve borç sahipleri grev yapmaz).

Bütün bunlar neden taksitli (borçlanarak) alışverişin bankalarca bu denli teşvik edildiğini, neden televizyonlarda  görülmedik şekilde "yaşam alanları", "emlak projeleri" reklamları yapıldığını, neden aniden Kanal İstanbul gibi bir projenin ortaya atıldığını, neden Ankara'nın her tarafının ihtiyaç olmamasına (benim değil kapitalizmin ihtiyacı var tabi) rağmen AVM'lerle doldurulduğunu ve sonra işler haliyle kesat gidince Türkçe bir adı bile olmayan ucube "Shopping Fest"lerin düzenlendiğini açıklamıyor mu?

*   *   *

Bu Harvey'in benim ilk aklımın kanallarını açışı değil. Birkaç yıl önce akademik amaçlarla neoliberalizm nedir diye çılgınlar gibi araştırma yaparken ve herkesin ağzında sakız olan neoliberalizmin hiç kimse tarafından adam gibi tanımlanmadığını/tanımlanamadığını hayretle görmüştüm. Gücünü biraz da bilinmezliğinden alan, güçlendikçe de sorgulanmaya karşı zırhını kalınlaştıran neoliberalizmi sobeleyen kitap David Harvey'in A Brief History of Neoliberalism (Neoliberalizmin Kısa Bir Tarihi) adlı kitabıydı. 

Harvey kitabında neoliberalismin felsefi temellerinden başlayarak nasıl sokağımıza kadar indiğini anlatıyor. En çarpıcı kısımlardan biri neoliberalizmin kendini siyasi bir tercih değil de "doğal, olması gereken, işin siyasal değil teknik gerçeği" olarak sunması ve yavaşça bir "rıza" yapısı oluşturması. Neoliberal politikaların krizlerinde neoliberalizmin kendini "Ama benim suçum değil, yeterice neoliberal değildiniz ondan oldu" diyip temize çıkarması, "Peki bunun sonu nerede, neresi son durak?" sorusuna kulaklarını tıkaması, rızayla var olmayan bir kusursuz neoliberal liman arayışında sürüklenip gidilmesi ise sinir bozucu.

Son derece keskin ve yetkin fikirleri gayet anlaşılır şekilde 250 sayfaya sığdıran bu minik kitabın Türkçeye çevrilmemiş olması üzücü. Lütfen bir yayımcı bu kitabı çevirsin. Ben okudum ama yetmez bu cenderede yaşayan veya isyan eden veya anlamaya çalışan veya neyle yaşadığının bile farkında olmayan herkes okusun. 

Ben şimdi davidharvey.org adresli siteden aklımı beslemeye devam ediyorum.

Not: Konferansın düzenlenmesinde emeği geçen herkese; Sel Yayıncılık'a, Metis Yayınları'na ve ODTÜ Mimarlık, Araştırma, Tasarım, Planlama ve Uygulama Merkezi'ne teşekkürler!

"Kapitalizmin ötesine; sorumlu, adil ve insancıl
bir sistemde yaşamamıza izin verecek
yeni bir sosyal düzene doğru bakma zamanı"

11 Haziran 2012 Pazartesi

Paul Auster'ın İlk 5'i


Kaynak: itusozluk.com
Paul Auster bu yıl hem ilk kez Türkiye'de yayımlanan Kış Günlüğü ile hem de tutuklu gazeteci ve yazarlar nedeniyle uyguladığı boykotla gündemden düşmedi. Kitap severlerin, özellikle de çağdaş Amerikan edebiyatına ilgi duyanların gündemindense yıllardır düşmüyor. Romanlarıla New York, Brooklyn ile özdeşleşen Auster, New York Üçlemesi, Brooklyn Çılgınlıkları, Görünmeyen, Duman, Leviathan ve diğer eserleriyle önemli ödüller aldı. Bu klasik olma yolundaki yazarın eserlerinde sık sık işlediği suç, hayatın saçmalığı, tesadüf, başarısızlık, hikaye anlatıcılığı gibi unsurların izini onun en sevdiği romanlarda da sürmek mümkün.
"1. Don Kişot - Miguel Cervantes
Edebiyatın ilk büyük romanı sayılan Don Kişot, orta çağ aşk öykülerine olan tutkusunun, şövalyevari ihtişamı ve onu hiç tanımayan bir hanımın aşkını arama ilhamı verdiği, hayallerinin güdümündeki asil bir adamın komik hikâyesidir. yel değirmenleri ve söylenmelerle dolu gülünesi soytarılıklarıyla ünlü Don Kişot, kahramanlık, hayal ve yazma sanatı üzerine derin fikirler sunar. Yine de kitabın can alıcı yeri aldanmış şövalye ve onun atasözü fışkırtan kahyası Sancho Panza arasındaki ilişkidir. Eğer onların talihsiz maceraları insan çılgınlığını aydınlatıyorsa, bu sade sevgi ile işlenen bir çılgınlıktır, efendisi "ne kadar aptalca şey yaparsa yapsın" Sancho'yu onun yanında tutan sevgi.
2. Savaş ve Barış - Leo Tolstoy
Mark Twain'in bu şaheser hakkında "Dikkatsizce bir tekne yarışı eklemeyi unutmuş" dediği söylenir. Bunun dışında Napolyon'un 1812 Rusya işgali etrafında gelişen bu epik romanda her şey vardır. Tolstoy panoramik savaş sahneleri çizme konusunda olduğu kadar toplumun her katmanından gelen yüzlerce karakterin bireysel duygularını da tarifte ustadır ama bu kitabın bu denli sevilmesine neden Prens Andrey, Natasha ile aşkla mücadele eden ve yaşamının doğru şeklini bulmaya çalışan Pierre'in tasviridir.
3. Moby-Dick - Herman Melville

Bu nefes kesici, denizde geçen saplantı, kibir ve öç destanı; acı verici bir kıssa, saran bir macera veya balina  avı sanayinin yarı bilimsel kaydı olarak okunabilir. Ne olursa olsun, kitap sabırlı bir okuyucuyu çılgın Kaptan Ahab'dan onu sakatlayan ismi var cismi yok beyaz balinaya, şeferli pagan Queequeg'den bizim kavrayışlı anlatıcımız ve vekilimiz Ishmael'e ve azimli gemi Pequod'a kadar kurgunun en hatırlanası karakterleriyle ödüllendirir.

4. Suç ve Ceza - Fyodor Dostoevski 

St Petersburg'un Zirve sıcağında, bir zamanların üniversite öğrencisi Raskolnikov edebiyatın en meşhur kurgu suçunu işler; bir tefeciyi ve kız kardeşini baltayla döver. Bunu Raskolnikov ile anti-kahramanımızı bir çeşit günahlarından arınmaya doğru iten kurnaz dedektif arasında geçen psikolojik bir satranç maçı izler. Sınırsızca felsefi ve ruhsal olan Suç ve Ceza, "büyük adamlar"ın kendi ahlak kurallarını yazma ehliyetleri olup olmadığını sorarken; özgürlük ve gücü, acı çekmeyi ve deliliği, hastalığı ve kaderi, modern şehir dünyasının ruh üzerindeki baskısını ele alır.

5. Kayıp Zamanın İzinde - Marcel Proust

Tüm mesele zamandır. Evet, gerçekten. Bu yedi ciltlik, üç bin sayfalık çalışma yüzeysel olarak güzel dönemdeki* (belle époque) Fransız toplumunun (genelde üst sınıfının) dokunaklı bir eleştirisidir. Hem yazar hem de "Marcel" olarak birinci romanı ağızdan anlatana ufalanan bir şekerli kurabiye çocukluk hatıralarını çağrıştırır ve Proust bazıları Einstein tarafından da yöneltilen yakın geçmişin ve çağımızın milletleri hakkında sorular sorar. Biz düzinelerce karakterin yıllar boyunca ilişkilerini, şakalarını, ihanetlerini izlerken, zaman otobandır hafıza da sürücü."


* Sanayi devriminin etkisiyle yaşanan ekonomik büyümenin sonucu Fransa'da 1880-1914 yılları arasında orta sınıfta yaşanan havailik ve rahatlık dönemi.


Sunum & çeviri: BA                       Kaynak: toptenbooks.net



4 Haziran 2012 Pazartesi

Kara İstanbul

Propris, kitap boyunca batılı yaşamı, onun parçası olan turist
 kavramını (hatta turistlerin fotoğraf merakını) o kadar çok alaya alıyor ki 
bu kitabı bir gezi sırasında almam ve böyle "turistik fotoğraf"ını çekmem çok ironik.

Bir uyuşturucu kuryesi bir turist kafilesinin arasına karışarak İstanbul'a gelir. Çeşitli aksilikler takası hem geciktirir hem de zorlaştırır. Bu olay örgüsü ilk anda sıradan bir suç ve polisiye romanı görüntüsü verebilir. Fakat bu yolculuk Franco'nun eleştirel, dikkatli, kara mizaha yatkın kişiliğiyle farklı bir boyut kazanıyor. Kurgu, bir suçun işlenişine adım adım yaklaşırken bir yandan da İtalya ve Türkiye, batı ve doğu, önyargılar ve keşifleri karşı karşıya getiriyor.

Kurgu okurken cümlelerin altını çizmek adetim değil. Öykü olsun roman olsun beni metnin tümü etkiler. Fakat bu kitap basit bir polisiyenin kalıbına sığmayan, "çağdaş" yaşamı eleştiren ve doğu ile batıyı karşılaştırarak ikisini de daha iyi anlamaya çalışan cümleleriyle beni etkiledi. Hemen alıntılıyorum:

"Turist yerel renk arıyordu.... Yerel renk diye bir şey yoktur. Yerel renk bir yalandır, sadece fakirlik vardır."

"Banyo bataryası: Dünya üzerinde insan olmayan canlılar arasında en alıngan ve anlaşılmaz varlık. Genelde sadece iki cümleyi tanıyordu: çok sıcak ya da çok soğuk. Sersem bir aygıttı." (Burada "canlılar arasında" diyerek biraz karıştırmış ama düşünce güzel:))

 "Sersem ürer, genişler ama bir türlü kendini geliştirmez."
Kitabı klasik bir polisiyeden ayıran diğer bir özelliği de olayı suçlunun gözünden izlememiz. Polisiyelerde genelde bir komiser ve peşinde olduğu, merak unsuru bir suç ve suçlu vardır. Buradaysa suçlu belli, suç hakkında bir fikrimiz var ama tüm detaylar net değil. Kaçma kovalamaca uzun süre yok. Garip şekilde burada belirsiz olan polis. Kim dost kim düşman kesin değil. Suçlu profili de farklı. Beyaz yakalı, akıllı, eğitimli insanlar; geçmişlerinde travma ya da büyük sorunlar yok. Kitabın polisiye denklemini böyle tersten kurması çok hoş.

Kitabın ilk yarısı acı bir mizah eşliğinde sunulan gözlemler ve tasvirlerle dolu. Düşünceler, mekânların olay ve kişilerle eklemlenişi, o bekleyiş hali hiç ummadığınız şekilde sizi sürüklüyor. Son yüz sayfada finale nefes nefese bir koşu başlıyor. En son sayfalar romanı taçlandıracak bir son sunuyor.

Yazar Fabio de Propris Roma Üniversitesi'nde edebiyat üzerine dersler verirken 1997'de İstanbula gelmiş ve üç yıl kalmış. Bu dönemde İstanbul'daki İtalyan Lisesi'nde ders de vermiş. İstanbul'la ilgili söyleşileri, çeviri çalışmaları da var. Bu kitap yazarın Türkiye deneyiminin sonucu yazılmış. Güzel de yazılmış.

Not: Kitaba J C Grangé Türkiye'nin üyeleri arasında yaptığı anketle oluşturduğu Kara Liste'de de yer verilmiş.  Liste hem benim gibi polisiye-gerilim türüne uzak olanlar hem de bu türü sevenler için  faydalı. Daha fazlasını isteyenler kitap hakkında bir yorum da şurada bulabilirler:  Kara İstanbul - Fabio de Propris

31 Mayıs 2012 Perşembe

Almanak


"ALMANAK a. (orta ç. lat. almanach; ar. el-manah; gelecek yıl anlamında Süryanice l-manay'dan). Yılda bir yayımlanan ve ve her türden bilimsel ve pratik bilgiler veren takvimli kitap." Büyük Larousse, cilt 1, sy. 410

Bilinen ilk örneği olan, 15. yüzyıl sonunda basılan le Calendrier des Bergers'ten başlayarak almanaklar halkın severek okuduğu temel kültür kaynağıydı. 19. yüzyıla kadar kültür ve bilgi edinme alanındaki tekelini sürdürdü. Bu dönemden sonra okulların yaygınlaşması, kitap dağıtımının gelişmesiyle temel kaynak olmaktan çıktı ama önemini hiç yitirmedi. 

Türkiye'de ilk almanak örnekleri 19. yüzyıl sonunda Ebüzziya Tevfik'in yayımladığı Takvim-i Ebüzziya ve Takvim-i nisâ adlı takvimlerdir. Şüphesiz daha sonra da  birçok önemli almanak yayınlanmıştır. Günümüzde en önemlisi değil belki ama benim aklıma ilk gelen NTV Almanak (Türkiyeden ve dünyadan fotoğraflarla bir yıl).

Girizgâh sanırım almanağın ne denli mühim bir kültür hizmeti olduğunu açıklamıştır. NTV 2011 Almanak'ı okuyunca sadece önemli değil son derece keyifli bir hizmet olduğunu da anladım.

Kitap büyük boy resimler ve köşelerindeki kısa açıklamalardan oluşuyor. Her biri bir haberi özetliyor. Tarihler 2010 Aralık ayından başlıyor. Tahminimce yıl başını saran alışveriş çılgınlığından pay kapmak için almanak Aralıkta baskıya giriyor ve her seferinde o yılın aralık ayında yaşananlar bir sonraki yılın almanağına kalıyor. Ben tüm senenin aynı kitapta olmasını tercih ederdim.

2012'in ortasına geldiğimiz şu günlerde bir buçuk sene öncesine gitmek değişik bir his. Almanakta ne kadar çeşitlilik olsun diye yer verilmiş hayvan ve doğa olayı haberleri olsa da birçoğu önemli. Mesela ÖSYM'de şifre skandalı, Japonya'daki büyük deprem, sayısız kadına karşı şiddet vakası, Tahrir Meydanı'ndaki gösteriler, Kütahya'da çöken siyanür setleri, Radko Mladiç'in yakalanması, FC Barcelona, News of the World gazetesinin telekulak skandalı ve kapanışı, Deniz Feneri davasında tutuklama talep eden savcıların HSYK'ya sevk edilmesi, Güney Sudan'ın bağımsızlığı, ABD'nin kredi notunun AA+'ya indirilmesi, MİT-PKK görüşmesi, Dersim özrü ve tabii ki N.Ç. davasından çıkan utanılacak sonuç...

Keyifli demiştim ama şimdi kendimce önemlileri gözden geçirip yazarken içim karardı. ÖSYM skandalı, siyanür setleri, Deniz Feneri davası ve yüz binlerce (abartı yok) şiddet mağduru kadının hali ne oldu? Neden medyada bunlar yer bulamıyor? Bu meseleler nasıl unutuldu?

İşte unutulmaması gerekenlerin zamanın sularında tamamen kaybolup gitmemesi için almanak büyük hizmet; okuyunuz efendim.

27 Mayıs 2012 Pazar

Endüstriyel Roman

Durun, hemen edebiyatın ticarileşmesi, satış rakamlarının kalitenin önüne geçmesi falan gelmesin aklınıza. (Tabi aslında konunun onunla da ilgisi var ama çok uzaktan*.) "Ne olacak bu İngiltere'nin hali?" (Condition of England) romanları olarak da bilinen endüstriyel romanlar, Viktorya dönemi edebiyatının parçası, sosyal roman türünün bir alt dalı. 19. yüzyılda sanayi devriminin getirdiği sarsıcı değişimin ağır sosyal ve ekonomik etkilerini işleyen ve çalışan sınıfın sıkıntılarını yansıtan bu romanların en önemli örneklerinden biri de Dickens'ın Hard Times romanı. Yalnız Hard Times dahil, endüstriyel (sanayi) romanların savunulanın aksine çalışan kesimin sıkıntılarını değil, yeni düzende aristokrasinin yeri ve sorunları üzerine yoğunlaştığı da eleştirilerden biri. David Lodge'un Nice Work adlı romanı ise bu türün çağdaş temsilcisi. 

Hard Times (Zor Günler) - Charles Dickens

Dickens hayattayken okuyucularından büyük ilgi görmüş, çağımızın değimiyle üst üste "best-seller"lar patlatmış bir yazar. O günler de şimdikinden pek farklı değilmiş ki belki de popülaritesi yüzünden eleştirmenden ve edebiyat çevrelerinden pek takdir görmemiş; edebiyatçılar ona burun kıvırmış. Dickens'ın o günlerden bugünlere, hem okuyucu sayısını katlayarak hem de yoğun edebi övgülere mazhar olarak klasik mertebesine ulaşmasını ustalık dönemi romanlarına bağlayabiliriz. Hard Times, işte Dickens'ın o ustalık eserlerinden biri. Dickens meşhur alaycılığının ve tasvirlerinin en yetkin örneklerini sunuyor bu romanında. Bu romanı ustalık eseri - ve ciddi sanat çalışması - sınıfına sokan sade onun üslubunun ustalığı değil, aynı zamanda yüksek dozlu sosyal eleştirisi.**

Roman, Dickens'ın da yaşadığı 19. yüzyılın ilk yarısında, İngiltere'nin sanayi devriminin dişlileri arasında yeniden şekillenip şekillenirken de derin acıların çekildiği dönemde geçiyor. Mekansa yazarın Hard Times'ı yazmadan önce ziyaret ettiği Preston'dan esinlenerek yarattığı duman, kömür tozu ve beton kaplı, hayali Coketown. Çağın (ve günümüzün) faydacı zihniyeti özellikle de insanı insan yapan ve mutlu eden unsurları nasıl yok saydığı sert şekilde gözler önüne serilip, vahşi bir mizahla yerden yere vuruluyor. 

Kitap üç bölümden oluşuyor: ekim (sowing), hasat (reaping), depolama (garnering). Bu bölümler anlaşılacağı üzere romanın giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini teşkil ediyor. Ekim bölümünde Bay Gradgrid'le tanışıyoruz. Şehrin önemli adamlarından, sadece akla itimat eden, gerçeklerden (facts!) ve matematiğin kesin sonuçlarından başkasını şiddetle reddeden, işlevsel olmayan her türlü heves ve zevki hor gören, soruları değil tek ve kesin cevapları önemseyen, hem okulundakileri hem de kendi çocuklarını bu disiplinle yetiştiren bir adam. Onun çok saygı duyduğu arkadaşı Bay Bounderby ise gençliği fakirlik içinde geçmiş fakat sonra Coketown'da bir banka, fabrikalar ve mülkler edinmiş, incelikten ve empatiden yoksun, kendini beğenmişliğin doruklarında, Grangrid'in faydacı zihniyetini aynen benimseyen bir sermaye sahibi. Lousia ve Tom, Bay Grangrid'in demir yumruğu altında eğitilmiş çocukları...

Öte yanda, sevdiği kadınla burjuvaların hukuku yüzünden kavuşamayan ve önyargılarla hırpalanan emekçi Stephen Blackpool, zengin bir aileden gelme havai ve zevk adamı James Harthouse, sosyal sınıf takıntılı, geçmişte yaşayan, sinsi Bayan Sparsit, bir sirkte fakirlikle büyümüş, istatistikleri değilse de empatiyi, sevgiyi ve hayal kurmayı öğrenmiş Sissy... Romanın büyüsünü bozmadan burada bırakıyor, faydacı sistemin ne hallere düştüğünü ve zenginlerin adaletinin iki yüzlülüğünü görmek için sizi kitabı okumaya davet ediyorum.

Bu noktaya kadar birçok İngilizce kelime kullanmam ukalalığımdan değil, kitabın İngilizcesini okumuş olmamdan. Benim için tam bir sınama (challenge?:)) oldu ve Dickens'ın ince betimlemelerinden ve karakterlerin diyaloglarda hayat bulmasından müthiş zevk aldım. Adım Yayınları'ndan çıkan çevirinin birkaç bölümünü okudum ve aynı tadı alamadığımı gördüm. Bu yüzden okuyabilenlere İngilizce metni yeğlemelerini tavsiye ediyorum. Israr edemiyorum çünkü orta derece İngilizce bilenlere bildiğini unutturacak "she don't mind", "four and fourty year of age" gibi kullanımlar ve "Thou'rt not fearfo' " gibi yazımlar var. Yalnız vurgulamadan edemeyeceğim eğer kitabı Türkçe okur ve anlamaz/zevk almazsanız üzülmeyin, nedeni çeviridir bunu bilin.


Nice Work (İyi İş) - David Lodge


Bir edebiyat profesörü roman yazarsa nasıl olur? Çok şahane oluyormuş. Yukarıdaki tarifimden endüstriyel romanı nedir anlamadıysanız bu kitaptan anlayabilirsiniz. Hatta edebiyatla ve teorisiyle ilgili birçok bilgiyi de bulabilirsiniz.

İki baş rolümüz var. Victor Wilcox, bir fabrikanın genel müdürü. Pazar ekonomisi kafasıyla düşünmeye alışmış, her şeyi verim hesabıyla değerlendiren, sürekli "bunun parası kimden çıkıyor?" diye düşünen, çalışmaktan başka hobisi olmayan, çalışarak çocukluğunu zorluklarından şimdiki lüks bir hayatına ulaşmış, üç çocuk babası bir adam. Robyn Penrose ise bir İngiliz edebiyatı doktoru. İş bulmakta zorluk çeken, üniversitelerin bütçelerinin hükumet tarafından kesintiye uğratılmasıyla iş bulmakta müthiş zorluk çeken ve geçici bir okutmanlık görevinde çalışan, 19. yy. endüstriyel romanı üzerine uzmanlaşmış, kızıl saçlı, uzun boylu, özgür, feminist, sol eğilimli biraz da pasaklı... (Belki Robyn daha çekici geliyordur ama ben kitap boyunca Vic'e sempati duydum. Ayrıca isimlerin açıklaması için buradan.)

Kahramanlarımız Sanayi Yılı etkinlikleri kapsamında uygulamaya konan ve üniversiteler ile sanayi arasındaki anlayışı geliştirmeyi hedefleyen bir "gölge programı" vesilesiyle bir araya geliyor. Haftanın bir günü Robyn, Victor'u gölge gibi takip ediyor. Kaçınılmaz olarak tartışmaya, birbirlerinin işine burunlarını sokmaya ve çekişmeye başlıyorlar.

Kitabın ilk bölümü karakterlerin ikinci bölüm ise ortamın (fabrika ve üniversitenin) tanıtılmasıyla geçiyor. Sonraki üç bölüm ise eğlenceli ve sürprizlerle dolu. Final bölümü olan altıncı bölümün öncekilerden tek farkı daha da çok sürpriz barındırması.

Sürpriz dedim ama müthiş bir kurgu beklemeyin. Olaylar iki dünya/iki insan arasındaki farkları, etkileşimi ve sonunda geçirdikleri değişimi göstermek amacıyla bir taban olarak kullanılmış. Hatta finalin çarçabuk toparlanmış görüntüsü vermesi, Charles'ın geçirdiği ani ve bence manasız değişim ve finalde her şeyin yağdan kıl çeker gibi çözümlenmesi, kurgu bakımından beni tatmin etmedi.

Öte yandan, kitabın gücü karakterlerinde saklı. Onlarla birlikte eğlenip, onlarla birlikte geriliyorsunuz. Diyalogların da bunda katkısı büyük. İnce bir mizah var. Tasvirleri ayrıca beğendim. Uzun betimlemelere dayanamayanlar için müthiş. Tam dozunda ve kritik detaylar hem okuma temponuzu bozmuyor hem de anında mekânların ve insanların gözünüzde canlanmasını sağlıyor.

Hem bu mizah ve tasvir gücünü hem de karakterleri besleyen gözlem yeteneğini detaylarda görmek mümkün. Mesela hangimiz duşa girerken suyun soğumaması için sifonun çekilmemesini istemeyiz veya hangimiz sabahın köründe uyansak da yataktan çıkmayıp kafamızda düşünceler uçuşurken alarmın çalmasını beklemeyiz?

Kitabın Ayrıntı Yayınları'ndan basılma Türkçesinin de olduğunu belirteyim. Ama ona hiç bakamadım, çeviri nasıldır bilemiyorum. Yalnız genel olrak Ayrıntı bu işte iyidir gibi bir kanım var.

Son olarak da şunu söylemeliyim; kitaptaki karakterlerin yaptıklarını tasvip edersiniz veya etmezsiniz ama  Robyn gibi bir karakteri yaratan ve cinsel özgürlüğün böyle yansıtıldığı bir kitabın 80'lerin başında  İngiltere'de yazılmış olması ama Türkiye'de hala ataerkil, muhafazakar klişelerle dolu kitapların yazıldığını görmek düşündürücü.

Sözün özü iki kitabı da öneriyorum; yakın aralıkla okunmalarını daha çok öneriyorum. Ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi gibi alanlarla uğraşanlara iki kat öneriyorum. Öneriyorum, öneriyorum...




* Konunun en başına dönmek gerekirse evet çağımızın hızlı tüketim edebiyatı ile tüm bunların iki bağlantısı var. Birincisi bu romanlar da anlatılan kapitalizm kitapları tüketim malı formuna sokan kapitalizmle aynı. İkincisi günümüzde satış rakamlarını artırmak için, reklam yapılması, kitapların seriler halinde basılması, tutulan bir romanın devamının yazılması gibi uygulamaları icat eden ve ilk uygulayan da Dickens'tır.


** Hard Times aynı zamanda bol bölümlü romanlarıyla tanınan Dickens'ın en kısa romanı :)


*** Nice Work'ün 249. sayfasında "collection" yerine "collecton" yazılması beni hayal krıklığına uğrattı. Penguin de bunu yapıyorsa kimseye kızmaya hakkım yok!

22 Mayıs 2012 Salı

Hayatın Anlamını Anlatanlar

Hayatın anlamı kitaplarda mı gizli? İki açıdan da bu mümkün; kimileri için kitaplar hayatın anlamı olabilir, kimi kitaplar da hayatın sırrını verebilir. İlk anda aklıma gelenler: Martı Jonathan Livingstone, Ölü Ozanlar Derneği, Simyacı, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git...

Martı Jonathan Livingston - Richard Bach

"...kendin olma, gerçek kimliğini bulma özgürlüğüne sahipsin, burada ve şu anda ve hiçbir şey engelleyemez seni. "
Jonathan Livingston adlı martının sürüden ayrılma, farklı ve kendisi olma serüveni. Jonathan'ın üyesi olduğu martı sürüsündekiler uçmayı sadece hayatta kalmak için bir araç olarak görmektedir. Jonathan'a göreyse uçmak kendi içinde bir hedeftir. Daha hızlı, daha yüksek ve daha estetik uçmak için içinde bastırılamaz bir arzu duyar. İçinden gelen sesle sürüsünün onu eleştiren, küçümseyen, aşağılayan, dışlayan sesi sürekli çarpışmaktadır. 

Martı Jonathan kendi olmaya çalışırken, bunun için risk alıp çok çalışırken hayatın anlamını da bulur. Kimileri bu uzun öyküyü çocukça bulabilir. Çocuklar ve gençler için ufuk genişletici olsa da bu kitap sadece onlara değil her yaştan okuyucuya seslenir. Çünkü insanın parçası olduğu sistemden kopup özgür ve kendisi olmak, hayatının anlamını bulup onu yaşamak istemesi her yaşta karşılaşabileceği bir sınavdır. 

Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum
"Şimdi bu adamlar çiçeklere gübre oldular ama eğer dikkatle dinlerseniz size fısıldadıklarını duyarsınız. Hadi yaklaşın. Dinleyin, duyuyor musunuz? Carpe, carpe diem. Yaşadığınız günü kavrayın çocuklar."
Kitaplardan filme aktarılan pek çok eser vardır ama Ölü Ozanlar Derneği gibi filmden kitaplaştırılan azdır. Ölü Ozanlar Derneği işte bu akışı tersine çevirecek denli etkileyici ve esin vericidir. Nasıl ki kitaplardan filmlere aktarılan eserlerin metin halleri daha yetkin bulunuyorsa, burada da rahatlıkla filmin, üslup açısından zayıf olan kitaba göre çok daha etkileyici olduğu söylenebilir. 

Kitap -ve film- saygın ve disiplinli Welton Akademisi'nin yeni eğitim dönemi açılış töreniyle başlar. Yeni dönem, kimse bilmese de, öğretim kadrosuna o yıl katışmış olan İngilizce öğretmeni Keating'in etkisiyle dramatik olaylara gebedir.

Öğrencilerin aileleri saygın, zengin ve güçlü; Welton ise disiplinli, katı ve prestijlidir. Bu şartlar mükemmel gibi görünse de gençlerin mutlu olmak, hayatlarının amacını bulup onu gerçekleştirmek için daha çok ihtiyaç duydukları şeyler eksiktir. Öğrenciler, ailelerinin beklentileri, çevrelerinin anlayışsızlığı ve okulun yoğun ve katı temposu içinde esir gibidirler. Özgürlüğe ulaşmalarını sağlayacak anlayış, cesaret ve esini Keating'de ve edebiyatta bulurlar. 

Keating de Welton mezunudur ve zamanında onun da üyesi olduğu bir şiir kulübüne, Ölü Ozanlar Derneği'ne, öğrencilerce tekrar hayat verilmesi herkesin hayatında sarsıcı değişimlere yol açar. Bize de birçoklarının hayat düsturu olarak bellediği bir deyişi bırakır: Carpe diem.



Simyacı - Paulo Coelho

"Ve tıpkı daha önce simyacının da söylediği gibi mutluluğun, çölün küçük bir kum tanesinde bulunabileceğini söyledi. Çünkü bir kum tanesi Yaratılış'ın bir anıdır ve Evren onu yaratmak için milyonlarca yıl uğraşmıştır."
Simyacı çok satanların çok satanı, çok okunanların en çok okunanı olabilir. İlk yayımlandığından (1988) bu yana asla baskıdan kalmayan, 70'ten fazla dile çevrilmiş ve 160 ülkede 65 milyondan fazla kopya satmış olan bu kitabın sırrı herhalde hayatın anlamına ve amacına ilişkin göndermelerinden saklıdır.

Santiago eğitimli ve maceracı bir çobandır. Bir rüya görür ve sürüsünü satıp rüyasının peşinden bir hazine bulmaya Mısır yollarına düşer.

Kitap boyunca birden fazla hayat dersi çıkarılabilir. Santiago'nun yanında bir yıl çalıştığı billuriyeci için hayatın amacı varmak, yapmak değil, o amaç için çalışmak, beklemek, yolda olmaktır. Santiago'da kitabın sonunda ağlayarak bir kum tanesinin bile tüm çöl kadar büyük ve değerli olduğunu anlar. Rehberler, falcılar değil ama dinlemeyi öğrendiği yüreğinin sesi onu hazineye götürür ama zaten yüreğini duyabilmesi başlı başına bir kazançtır.

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git - Susanna Tamaro

"... önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git."
Kitap, bir büyük annenin (Olga) okumak için çok uzaklara giden torununa yazdığı ve hiç göndermediği mektuplardan oluşur. Mektuplarında kendisini ve kızını anlatır. Yazdıkları bir tür iç dökme ve hesaplaşmadır; pişmanlıklar, tecrübeler, mutluluklar... Yılların sonunda damıttığı hayat öğüdü her adımında yüreğinin sesini dinlemesidir. Ona göre insanın en önemli sorumluluğu kendine karşı olandır; torunu sonra pişman olmamak için şimdi cesaretle arzularının peşinden gitmelidir.

Kitaptaki olay örgüsü sarsıcı, sürükleyici veya etkileyici gelmeyebilir. Zira olaylar hayatla ilgili bir takım fikirlerin aktarılması için araç olarak kullanılmıştır. Zaten mektuplar arasında olayların akışı da sık sık düşünceler ve başka konularla kesilir. Belki benim gibi anlatımı da fazla dramatik hatta travmatik bulanlar olabilir. Yine de okumaya değer.


Kitaplardan hayatla ilgili tüm sorularımızı cevaplamasını beklemek elbette naiflik. Ama sadece yukarıdakiler değil, okuduğumuz her kitap cevaplara doğru bir parmak ileri taşımıyor mu bizi?

17 Mayıs 2012 Perşembe

06 Plakalı Kitaplar

Ankara'da doğdum, büyüdüm, okudum, çalıştım... Severim Ankara'yı. Başka yer bilmediğimden sanmayın. Çok şehir gezdim, Türkiye hariç üç ayrı memlekette yaşadım ama dönüp dolaşıp Ankara'ya geldim. Yalnız fark ettim ki Ankara hakkında pek okumamışım. Ankara Kitap Fuarı'ndan aldığım beş kitaptan dördünü bir şekilde Ankaralı kitaplardan seçerek bu açığı kapatmaya çalıştım. İşte onların bazılarından notlar...

Burası Ankara - Kurthan Fişek

Kurthan Fişek bir Ankara fanatiği! Burası Ankara da onun Hürriyet Ankara ekine yazdığı köşe yazılarının bir derlemesi. Yazılarda her şey var; Ankara'nın tarihi, hayvanları, ninnileri, üniversiteleri, mahalleri, insanları... en çok da siyaseti. Ankara söz konusu olunca siyasetten, siyasetçilerden bahsetmemek olmuyor galiba. Hele kendisi de bir siyaset profesörü olan, siyasi aktivizmi nedeniyle çok badireler atlatmış bir üstat için böyle bir şey düşünülemez. Ama siyaset dedim diye hemen yüzünüzü asmayın. Kurthan Hoca'nın dilinden ve anılarından Ankara siyaseti basbayağı eğlenceli, ilgi çekici. İnanmazsanız şunu okuyun:
"Gazeteye haber geldi. 'Ecevitlerin efsanevi kedileri kayıp...' Herkes kötüyü düşünür. Herkes seferber oldu. Birileri mi kaçırdı, birileri mi zehirledi? Ara da bulasın! Ecevit familyasının kedileri nihayet bulundu. Kapı komşusu Alpaslan Türkeş'in bahçesine iltica etmişlermiş meğerse... Orada daha iyi besleniyorlarmış... Kedilerden, kurtlardan al haberi... Genel seçimlerdeki oy kaymalarının, sapmalarının haberini al kedilerden!"

Ben özellikle ODTÜ ve Mülkiye hakkındakiler ile "bir anım" veya "hayal ürünü" diyerek kaleme aldığı hiciv dolu yazıları pek beğendim. Bu beğenim sadece Kurthan Hoca'nın kişisel özellikleri ve kitabın konusundan kaynaklanmıyor. Kitapta, yoğun bir mizah ve kinaye, en kasvetli konularda bile insanı neşelendiren bir hava var. Bakın:
"'Burası Ankara'nın Hayvanları' diye iki bölümlük yazı yazmıştım. Ankara'da en çok bulunan hayvanın inek olduğunu, sonra sırayla katır, eşek gibi mahlûkatın geldiğini anlatıyordum. 
Yakın siyasi büroklatik çevremden sürekli aradılar: "Benden ne zaman bahsedeceksin? Haberim oldun, birkaç bin tane alıp seçmenlerime dağıtayım..."
Kendilerine zor anlattım. "Bu politik yazı değildir. Ankara'nın sahici hayvanlarından söz ediyorum. Sonradan olmalarından değil...""
"Harbiye-Mülkiye ikilemi ilginçtir. Olağandışı rejimler oldu mu, Fakülte Profesörler Kurulu'nun yarısı bakan olur, yarısı hapse girer.
Demokrasiye dönüldü mü, yarısı eksi görevine, hocalığa döner, mapus yatanlar "üst bürokrat" olur. İlişkinin esası hoşgörüdür, işbölümüdür."
Yalnız ODTÜ'lüler için şu söyledikleri hem doğru hem üzücü: "Kimimiz profesör oldu. Kimimiz devlet büyüğü... Kimimiz mevta..." 

Burası Ankara, çok görmüş geçirmiş, hayat dolu, şakacı ve azcık sivri dilli, babacan bir büyük amcayla sohbet etmek gibi. Hem bilge hem sıcak.

Başka Kent Ankara - Feridun Büyükyıldız

Burası Ankara, Ankara üzerine keyifli bir sohbet. Ankara'yı öğreneceğiniz, resimlerle referanslarla ilginç bilgilere dalacağınız kültür ve tarih turu ise Feridun Büyükyıldız'ın Başka Kent Ankara'sı.

Büyükyıldız Ankara âşığı, meşhur Milli Kütüphane'nin kütüphanecilerinden. Anlaşılan bu iki unsur (Ankara sevgisi ve kitap ile arşivlerle tanışıklık) birleşince ortaya bu harika kitap çıkmış.

Kitap, antik çağdan başlayıp 1960'lara uzanan bir dönemde, Ankara'nın tarihi, kültürü, toplumu ve yaşayışı hakkında ilginç bilgiler sunan yaklaşık üçer sayfalık yazılardan oluşuyor. Yazıları destekleyen bol fotoğraf ve gazete kupürü var. Anlatım bazen aynı anlama gelen cümlelerin tekrarlanması nedeniyle zedelense de akıcı ve açık. Sayfalar su gibi akıp geçiyor. Bu kısacık hazineyi okuyup bitirdiğinizde tadı damağınızda kalıyor. Dileyen kitabın sonundaki kaynakçadan istifadeyle okumalarına devam edebilir. Gerçekten kitabın kaynakçası kendi başına bir değer.

Ankara'ya "memur şehri, gri, sıkıcı" diyenler de okumalı. Zira bu kitap "gri ve yavan Ankara" kalıbının, yeni devletle bütünleşecek tarafsız ve geçmişsiz bir kent yaratma amacının bir dayatması olduğu yönündeki fikrimi kuvvetlendirdi.

Ama hepsinden öte, 1940'larda belediye otobüsüne arkadan binilip önden inildiğini, Ankara'dan nasıl yüzme şampiyonlarının çıktığını, İsrail'deki Ankara gününü, Gençler Birliği'nin nasıl kurulduğunu, son Anadolu parsının akibetini, üzerine Ankara Cinayeti isimli bir roman da yazılmış olan esrarengiz cinayeti, Çankaya Köşkü'nün ilk sahiplerini, Ankara'nın İncil'deki yerini, ve başka bir sürü enteresan konuyu bulacak, eğlenerek bilgi dağarcığınızı genişleteceksiniz. Ağzınıza bir parmak bal çalarak bu kitap hakkındaki sözümü bitireyim:
"Garson Süreyya, 1942 yılına gelindiğinde Kızılay'da ünlü Süreyya Gazinosu'nu açmıştır. 1963 yılına kadar hizmet vermeye devam eden Süreyya Gazinosu, Sezen Aksu'yu solist olarak ağırlamış, ünlü sanatçının "Minik Serçe" isminin kadınlar matinesinde Ankaralı hanımefendiler tarafından verilmesine vesile olmuştur."
Eğlenecek ve şaşıracaksınız dedim ama belki biraz da benim gibi sahip çıkılmayan kültür ve tarih mirasını okudukça üzüleceksiniz.

Kadın Öykülerinde Ankara - Efnan Dervişoğlu (Hazırlayan)

Bu kitabı hiç aklımda yokken aldım. İki şey beni bu kitaba çekti. Bir, seçkiye katılan yazarlar; Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Fürûzan, Nazlı Eray, Sevgi Soysal... ve Ankaralı diğer kadın yazarlar. İki, Ankara ve kadın gibi iki ilgilendiğim unsurun yan yana gelmesi.

Öykülerin hemen hepsinde başkahraman kadın, yazarlar zaten kadın. Konularda ise dikkatimi çeken edebiyatın en popüler konularından "aşk" mevzusunun çok az işlenmiş olması. İstanbul aşkın Ankara sevginin/arkadaşlığın şehridir derler. Sanki bunu ispat edercesine yirmi iki öyküden sadece ikisinde aşk konu edilirken diğer öykülerde insan ilişkileri, siyasi olaylar, şehir hayatı, bireysel meseleler işleniyor. Bunlar arasında bir denge olsa da Ankara deyince siyaset ve özellikle darbe dönemlerindeki baskı ve işkence ön planda. Yalnız nasıl aşk teması aşırı kullanılmaktan yıprandıysa Ankara için de siyaset ve işkence konularının aynı durumda olduğunu düşünüyorum.

Kitabı hazırlayan Dervişoğlu'nun önsözüne göre 13 öykü bu seçkiye özel yazılmış, 9 öykü ise yukarıda isimlerini saydığım meşhur yazarların evvelen yayımlanmış öykülerinden seçilmiş. Bu dokuz öykü neden yazarlarını bu denli isim yaptığını kanıtlar gibi kitabın genelinden ayrışıyor. Aral ve Firuzan'ın hikâyeleri beklentimi pek karşılamasa da Suzan Samancı'nın Radyodaki Ankara'sı tüm kitap içindeki favorim oldu.  Ağaoğlu'nun Üç Dakikası'nı ve Eray'ın Karanfil Gece Kursu'nu da çok beğendim. Soysal'ın Zulmet Sevinci adlı öyküsü birkaç paragrafla nasıl bir karakter (Polis Zafer) yaratılır dersi. Kitaba özel yazılan öyküler ise daha sıradan. Özellikle İç Deniz, Ankaralı Olmak, Lapa Lapa Kar Yağıyor gibi bazı öyküler biraz zorlama ve yavan. Bu ikinci gruptan favorim ise Sevgi Özel'in Bizim Kasaba adlı öyküsü.

Bence sipariş üzerine yazılan öykülerden 5-6 tanesi kitap dışı bırakılmış olsaydı çıta yükselebilir; çok daha tat veren, daha kısa ve daha çarpıcı bir kitap yayımlanabilirdi. Kitabın kapağını da beğenmediğimi söylemek zorundayım. Bu da kitaptaki bazı öyküler gibi yavan ve sıradan. Yine de okuduğuma memnunum. Böyle temalı seçkilerin benim gibi belirli konularda okumak isteyen okuyucular ve o konudaki edebi birikimi görmek isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.


Bu yazıyı yazarken Ayvalık yazısındaki gibi şehir fotoğrafları koysam mı diye düşündüm. Tam bu sırada buradaki yazıyı gördüm, kitaplarda bahsi geçen çoğu mekânı içeren fotoğraflarını pek beğendim.


"Bir de Ankaralı bir roman söyle bari de tam olsun" diyorsanız yukarıdaki kitaptan hemen önce okuduğum İnci Aral'ın Şarkını Söylediğin Zaman'ını önerebilirim. Sonra Yüzleri Arayan Adam, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Ankara Mon Amour... O kadar çok ki 06 Plakalı Romanları yakında üç bölüm halinde  yazacağım. Az sabır :)

Not: Hala Ankara'da geçen romanları yazamadım ama bunu yazdım: DumAnkara: Hayat Bir Yangındı

13 Mayıs 2012 Pazar

Turistin Yol Arkadaşı Rehberler

Mayıs ayının ortasına geldik. Havalar ısındı, okulların kapanmasına yaklaşık bir ay var. Tatili en çok özlediğimiz, en çok planladığımız dönemdeyiz. Ben de bunu bir turistin can yoldaşı, en iyi arkadaşı, rehberleri tanıtmayı fırsat bildim.

DK EYEWITNESS

Rehber denince benim ilk tercihim DK Eyewitness'tır. Neden böyle çevrilmiş bilmem ama Görsel Gezi Rehberi (Dost Kitabevi) adıyla Türkçesi de var. Ben şimdiye kadar cep boylarını ve şehir rehberlerini kullandım. 

DK Eyewitness Pocket
Eye Witness cep haritası ve rehberi
DK Eyewitness'ın şehir rehberi olarak iki çeşidini bulmak mümkün. Bunlardan daha ufak olanı resimde gördüğünüz "Cep Harita ve Rehberi". Bu rehberler yaklaşık  15cm x 7cm boyutunda incecik her cebe, her çantaya girecek ebattalar ve bunları taşımak çok kolay. Yaklaşık 80 sayfa var. İçinde bölge bölge görülecek yerler, buralar hakkında 3-4 cümlelik bilgiler, bölgedeki başlıca restoran, mağaza, kafe ve barların adresleri gibi bilgileri bulmak mümkün. Ayrıca kitapçığın sonunda ikişer sayfalık ulaşım (toplu taşıma, araç kullanma şartları, yaklaşık maliyetler, bilgi ofisi) ve "hayatta kalma" (para konuları, sağlık-güvenlik, iletişim) rehberi  bölümleri ile indeks var.

Küçücük rehberin içinden çıkan haritalar...
Yandaki resimde gördüğünüz üzere rehberlerde şehirler, büyük şehir rehberlerinde de olduğu gibi, yedi bölgeye ayrılmış ve hepsine  ayrı bir renk verilmiş. Rehberin arkasında da kitapçığa yapışık büyükçe bir şehir haritası yer alıyor. Burada da bölgeler rehberdeki renklere göre farklı renklerle belirtilmiş. Bu özellik bilmediğiniz ve deniz, nehir gibi su ögesi bulundurmayan bir şehirde o kadar işinize yarıyor ki inanamazsınız.

Ben bu rehberleri, 1-2 günlük geziler için ideal buluyorum. Hem haritası gayet güzel hem de içindeki bilgiler bir-iki günlük bir gezide nerelere ve nasıl gidebileceğiniz konusunda yeterli. Hafif ve diğer rehberlere göre ucuz. Yalnız şunu belirtmek gerek 2 günden fazla sürecek bir gezide bu rehber tat vermez. Çünkü bu rehberler gelişmiş şehir planı ve ulaşım-adresler konusunda bir referans görevi görür ama şehrin günlük hayatı, dili, kültürü, tarihi hakkında bilgi vermez.

Türkçeleri var mı bilmiyorum zira benim Türkiye'den aldıklarım da İngilizce'ydi.


DK Eyewitness Travel

DK Eye Witness Şehir Rehberi
İşte benim favori rehberim! İçinde aradığınız her şey, hatta daha fazlası var. Önce kabaca içindekilerden bahsedeyim. Kitap dört ana bölümden oluşuyor: giriş (şehrin tarihi, kültürü, genel bakış, harita hakkında bilgi), şehrin bölgeleri, gezginin ihtiyaçları (otel, restoran, alışveriş, eğlence), hayatta kalma rehberi (sarı sayfalar, iletişi, yerel ve uluslararası ulaşım, para, sağlık, güvenlik, indeks) Kısaca yok, yok.

Bu rehberin aşağıdaki rehberden farkı kuşe sayfalarının renkli fotoğraflar, illüstrasyonlar ve sokak lambasını gösteren detaydaki krokilerle dolu. 400 sayfadan fazla olan rehberi sadece okuyarak bile bir şehri gezmiş gibi olabilirsiniz. İçinde o kadar "her şey var" ki bir bilgede hangi müzeye nasıl gidileceğinden sonra orada özellikle hangi eserlerin görülmesi gerektiğine ve o eserler hakkında kısa bilgilere bile ulaşabilirsiniz. Ayrıca Lonely Planet'taki gibi tavsiye edilen gezi güzergahları,  günübirlik geziler ve iki veya dört günlük örnek gezi programları da bulabilirsiniz. Kısaca bu rehberi aldıktan sonra kolay kolay başka bir rehberliğe (rehberli tur, audio rehber, müze kitapçığı vs.) ihtiyaç duymazsınız. 

Cildi çok sağlam, gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Haritaları çok detaylı. Rehberin şehrin bölümleri kısmındaki krokiler hariç son kısımda 24 sayfa haritaya ayrılmış. Sokak ve meydan listesiyle birlikte aradığınız yeri bulamamanız imkânsız. 

Peki, hiç mi kötü özelliği yok? Birincisi her şeyin bir fiyat var. Dost Kitabevi'nden Görsel Gezi Rehberi adıyla çıkan baskısı 30 liradan fazla, daha güncel olması nedeniyle tercih edebileceğiniz İngilizceleri ise 43 lira civarında. İkincisi +400 kuşe sayfa bayağı ağır. 22 cm x 12,5 cm boyutlarında. Son olarak haritaların detaylı olabilmesi için sayfalara bölünmesi kullanımı kimileri için zorlaştırabilir. Bu ağır kitabı haritası için sürekli elde taşımak da yorucu. Yalnız son baskılarında aşağıdaki gibi çıkarılabilir tek parça haritalar eklenmiş. Güzel olmuş.

(Fotoğraftaki harita rehbere ait değil, o zaten gerçek bir harita da değil. Londra Barlarını Gezme Yarışının krokisi. Hala düzenleniyorsa katılın, çok eğlenceliydi.)


LONELY PLANET

Lonely Planet City Guide, Berlittz Travelers ve Maestro Tequila Reposado
Özellikle de sık gezenler arasında bir fenomen varsa, o Lonely Planet rehberleridir. Yapısı kabaca şöyle: genel bilgiler, tarih-kültür, bölge bölge rehber, alışveriş, yemek, içme, gece hayatı, sanat-spor, barınma, şehir yakınlarında günübirlik gidilebilecek yerler, ulaşım... Rehberler onlarca gezginin gidip bizzat yerinde görüp edindikleri bilgilerle oluşturuluyor ve sürekli güncelleniyor. İnanılmaz detay var. Diyelim ki şehir rehberi aldınız. Örneğimizdeki gibi Meksiko olsun. San Angel semtinde bir kitapçı ya da kuru temizlemeci bulmanız gerekti. Rehberde verilen adrese giderseniz o dükkanı yerinde bulursunuz. Şehir rehberinin içinde fotoğrafta arka tarafta gördüğünüz harita da var, ve harita çok net ve kullanışlı. Kullanışlı çünkü haritayı kitaptan ayırıp elinize alabilirsiniz, DK Eye Witness'ta ise o ağır ve kalın kitabın sayfalarını açık tutmaya çalışarak yürümeniz gerek.

Lonely Planet tam bir rehber Eyewitness'ta olduğu gibi gezilecek görülecek yerler hakkında bilgiden nasıl para çekilir, hastalanınca nereye gitmek gerekir gibi soruların cevaplarına, önemli telefonlardan, kroki ve haritalara, gezi güzergahlarından her şeyi bulmak mümkün. DK Eye Witness'tan daha özet olduğunu da tekrar belirteyim. Diğer farkı ise siyah-beyaz olması ve çok çok daha az resim barındırması. Bu durum Lonely Planet şehir rehberinin daha hafif ve ince olmasına yaramış. Öte yandan da ilgi çekiciliğini azaltmış. Ayrıca belki de daha ince olduğundan sıradan bir cilt yeterli diye düşünülmüş. Fakat fotoğraftan da dikkat ederseniz anlayacağınız üzere hor kullanmasam da (tamam 6 ay kullanmış olabilirim ama her gün elime almadım) benim rehberimin kapağı ile içi birbirinden ayrıldı. Eye Witness'ın cildi ise çok daha sağlam.

Kısaca Lonely Planet bir bölgeyi ziyaret ederken gereken tüm bilgileri, derli toplu ve anlaşılır şekilde bulabileceğiniz, kültür ve tarih hakkında da güzel bilgiler veren, hafif, pratik, uzun süreli kullanımda cildi dağılmaya müsait bir rehber.

CARTOVILLE

Cartoville Harita-Rehber, daha ziyade harita.
(Evet Amy'yi ölmeden konserine gidebildim :))
Cartoville yukarıda uzun uzun anlattığım DK Eyewitness Pocket'ın yerini tutabilecek başka bir pratik rehber. Yine konu şehir büyük semtlerine göre bölümlere ayrılıyor. Bölümlere geçmeden önce ilk dört sayfa şehir haritasına genel bir bakış ve genel bilgilerle tahsisli. Bu sayfalardan sonra dikkat etmeniz gereken "Aa bu sayfaların üstü kesilmemiş, dur şunu ayırayım" dememek. Yoksa ilk bölgenin haritasını ortadan ikiye yırtmış olursunuz çünkü o sayfalar fotoğrafta görüldüğü gibi açılıyor. Sayfanın kapalı halinde görünen yüzünde başlıca restoranlar, kafeler ve mağazaların adresleri ile 2-3 cümlelik tanıtımları bulunuyor. sayfayı resimdeki gibi açtığınızda da son derece kolay okunan semt haritası ve üzerinde işaretli gezi yerlerinin adresleri, ziyaret saatleri ve 3-4 cümlelik açıklamaları var. Her semte böyle bir büyük sayfa ayrılmış. Kitapçığın sonunda da ulaşım ve otel bilgileri yer alıyor. Otel, restoran, mağaza gibi işletmeler pahalıdan ucuza doğru sıralanmış.

DK Eyewitness Pocket ile Cartoville'i karşılaştırmam gerekirse: Otel bilgileri Eye Witness'ta yok ama zaten kim bu küçük rehberlere bakarak kalacak yer seçiyor ki? Cartoville biraz daha ağır ve biraz daha büyük. Öte yandan haritaları da bölüm bölüm sunulduğu için daha büyük ve anlaşılır. Eğer harita okumakta zorluk çekiyorsanız en rahat edeceğiniz Cartoville rehberdir. Öte yandan şehir parça parça semtler halinde haritalandığından semtler arasında kalan bölgelerde iki sayfa birden kullanmak gerekiyor ve geniş açıdan bakmak zorlaşıyor. Bir de Cartoville Türkçe ama DK Eye Witness Pocket İngilizce. Sonuç olarak; bir şehri ara sokakları dahil gezecekseniz Cartoville, nereye gidilir, nasıl gidilir diye bakıp ana caddelerden yürüyecekseniz DK Eyewitness.

Berlitz Travel ve özellikle Rough Guide diğer önemli rehberler. Bunları hiç kullanmadığım için yorum yapmıyorum - ama yine de Lonely Planet ve DK Eye Witness iyidir, iyi :)

VE DİĞERLERİ...


Promosyon Rehberler

Ücretsiz temin edilebilen rehberler
Paket program turlara katılmayıp yanınıza sırt çantanızı ve rehberinizi alıp gezmenin en güzel yanı, istediğiniz gibi, istediğiniz kadar, istediğiniz yeri gezmeniz. Eğer kalkar da turizm acentelerinin favori mekânı olmayan Liverpool'a gidip "Evet, The Beatles'tan başka neyiniz var? Mesela müzikholler, gurme restoranlar filan..." derseniz bir rehbere ihtiyacınız olur ve bulamazsınız. Kitapçılarda rehberini bulamadığınız şehirlerin rehberlerini temin etmenin 3 yolu vardır:

1. Oteller: Eğer 5-4 yıldızlı bir otelde kalıyorsanız odanızda büyük ihtimalle içinde bol reklam olsa da kullanabileceğiniz - hatta bazen para verip aldıklarınızdan daha güzel - bir rehber vardır. Yoksa zaten otel resepsiyonundan bir şehir haritası alıp sonra görevlileri saatlerce soru yağmuruna tutsanız hakkınızdır.
2. Internet siteleri: Şehir belediyelerinin veya turizm bakanlıklarının tanıtım sayfalarında güzel bilgiler bulabilirsiniz. Avrupa Kültür Başkenti, Dünya Atletizm Şampiyonası, Geleneksel Peynir Festivali gibi bir etkinliğe ev sahipliği yapıyorsa etkinliğe özel şehir rehberleri vardır, vardığınızda turist ofisinden alabilirsiniz. 
3. Periodik Yayınlar: Zamanında Tempo, Ankara Rehberi vermiş ve bu benim bildiğim tek Ankara rehberi. Bu tip promosyonları, gezi ve seyahat dergilerinin özel sayılarını takip etmek gerek.

Gezi Yerlerinde Bulabilecekleriniz

Yerel rehber markalarına örnek: Edizioni Lozzi Roma S.A.S.
Her zaman rehberimi önceden ayarlamaya çalışırım. Özellikle yabancı memleketlerde hafta sonları çoğu dükkânın kapalı olması ciddi bir kitapçıdan yukarıda saydığım markalara ait rehberleri alma şansınızı çok düşürür, ya da saatlerinizi bir kitapçı ve gönlünüze göre bir rehber arayarak harcamak istemezsiniz. Bu durumda kalırsanız veya rehber almamayı tercih ederseniz birçok şehirde yalnız bir şehir planıyla da idare edebilirsiniz aslında, turistik mekanlardaki rehberlik hizmetleri çok gelişti çünkü. 

Nasıl bir gaflet anıma denk geldiyse (biraz da aceleye geldi galiba) Roma'ya giderken de "ayarlarız bir şeyler" havasındaydım. Böyle engin tarihi ve sayısız görülecek yeri olan şehirlerle rehbersiz baş edilemeyeceğini anladım. Daha ilk günden ilk gördüğüm büfeden en eli yüzü düzgün rehberi kaptım. Yukarıdaki rehber turistlere gerekli olacak bilgilerden ve harita-krokilerden çok görülecek yerlerin tarihi ve özellikleri hakkında detaylı bilgi veren, bol resimli ve sağlam ciltliydi.

Turistik bölgelerde böyle şeyler (harita, rehber, güneş kremi, mayo, vb) aciliyet nedeniyle alındığından kalitesiz ürünler pahalıya satılır. Bu nedenle elden geldiğince yola çıkmadan temin etmekte fayda var. Üstelik takdir edersiniz ki yurt dışında Türkçe rehber bulma şansınız (Almanya hariç) neredeyse yok. İngilizce rehberlerde de kötü tercüme gibi bir sorunla karşılaşabilirsiniz. Ürünler güvenilir olmayabileceğinden yukarıdaki markalarındaki kadar kapsamlı, doğru ve detaylı olmayabilir. Ama antik kentin kapısında bir rehber edinmek zorunda kaldıysanız, ayrıntılı ve anlaşılır haritalara mı, şehrin kültürü ve tarihi hakkında malumata mı, yoksa müzelerin açılış kapanış saatleri, ulaşım, restoran ve eczane adresleri gibi bilgilere mi ihtiyacınız olduğunu belirlemeye çalışın. Bu rehberlerden hepsini birden beklemek hiçbir işe yaramayan bir rehber almakla sonuçlanabilir. Belirlediğiniz alanda en iyi görüneni alın. En ucuzuna kaçmayın ve harita eksiğini turist ofislerinden giderebileceğinizi unutmayın. Son olarak da biraz zaman ayırıp 2-3 paragraf okuyun, dilinin anlaşılır olup olmadığını test etmeyi atlamayın. 

Benden bu kadar! İyi tatiller!!! :)