12 Ocak 2015 Pazartesi

LGBTİ Edebiyatta

Edebiyatımızda az gördüğümüz şeyler var; mesela İstanbul dışındaki şehirler, distopik öğeler, eşcinseller, travestiler... Ayşe Kulin'in yazdığı bir seri roman ile LGBTİ kendine popüler edebiyatta yer bulmuş olsa da böyle şeyler sık olmuyor. Durum bu olunca yakın zamanda kahramanı LGBTİ bireyler olan iki roman okumam yetmiyormuş gibi ikisinin de cinai romanlar olması ilginç bir tesadüf oldu. Ben de yazayım dedim.

Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar


Çocuklar ve Canavarları bir mafya babasını vahşice öldüren yazar Sarp Kaya'nın teslim olmasıya başlıyor. Onu sorgulayan isimsiz komiser kısa sürede cinayeti çözmekten çok Sarp Kaya'nın kendisiyle, onun anlattıklarıyla ve kendisiyle ilgilenmeye başlıyor. Roman boyunca hem Sarp Kaya'nın hem de komiserin hikayesini okuyoruz. Bu roman hakkında Mor Kitaplık'ta bir yazı yazmıştım, dilerseniz detayları oradan okuyun. Ben şimdi kitaptaki eşcinsel unsurdan bahsetmek istiyorum.

Eşcinsellik romanın tam orta yerinde değil ama roman için önemli. Aile, sevgi, anne-baba gibi kavramları sorgulayan bir roman bu. En yoğun eleştirisini de topluma yöneltiyor. Onun kısır değerlerinden, yok eden baskısından, ailelerin yarattığı travmalardan bahsederken eşcinselliğe yer vermek kaçınılmazdı herhalde. Onlara yaşatılanlar çok şeyi tetikliyor romanda.

Yazının başında eşcinsellere ve diğer cinsel kimliklere edebiyatta ne kadar az yer verildiğini söylemiştim. Bu romanı okurken bu durum yüzünden gafil avlandım ve kendimden utandım. Sarp Kaya'nın sevgilisi olacak erkeğe markette rastladığı sahneleri okurken başta kesinlikle anlamadım. Şort, terlik dedikçe aklımda mini şortlu ve parmak arası terlikli bir kadın canlandırdım ama başka detaylar hiç o kadına uymadı. Diğer insanın da bir erkek olduğunu anlayınca yazar o mumları başkası için alıyor, hazırlığı bu sahnede olmayan bir kadın için yapıyor diye kendimi ikna ettim. Heteroseksüellikle şartlanmış beynim bir erkeğin başka bir erkeği beğenebileceğini almadı!

Romanın sevdiğim bir özelliği eşcinselliğin kendine diğer her şey gibi doğal ve sıradan yer bulması oldu. Ne kınan, ne küçük görülen, ne de acınan bir şeydi. Büyük olay hiç değildi.

Huzur Cinayetleri - Mehmet Murat Somer


Bir travesti; başarılı, güzel, güçlü… Bir televizyon programına çıkıyor ve programı izleyen biri ona kafayı takıyor. Onun gibi etrafa huzursuzluk veren pisliklerin huzurunu bozarak ders vermeye niyetli. Ya kahramanımız bu katili bulacak ya da tek tek etrafındakiler canından olacak.

Bu korkunç hikayesine rağmen roman esprili, hafif, rahat bir atmosfere sahip. Çok fazla zorlukla mücadele edip çok acı çeken insanlarda dirençten gelen bir neşe vardır ya, sanki bu roman da öyle. Hayati tehlikeyle yaşayan, basit şeyler için herkesten çok mücadele etmesi gereken LGBTİ insanların neşesine benzer bir şey sanki.

Somer'in LGBTİ dünyasının neresini ne doğrulukta aktardığını bilemiyorum. Romanda klişeleri besleyecek şeyler var; travestilerin ''ayol, nonoşum'' gibi kelimelerle konuşması gibi. Ancak açık bir zihnin bu romanı okuduktan sonra travestileri ve diğer kimlikleri ''daha normal'' görebileceğini düşünüyorum. Çünkü romandaki travestiler ve transeksüeller sapık değil, saldırgan değil, hatta gündüz vakti sokakta simli makyaj ve fosforlu mini etekle dolan insanlar bile değil. Aksine neşeli tipler, aralarında iyiler de var kötüler de. Hepsi bir hayatta kalma mücadelesi içinde. Onlarla dostluk eden, çalışan, onlara güvenen kısaca kalıcı ve normal ilişkiler kuran ''normal'' insanlar da var.

Bu roman hakkında detaylı atıp tutmadım ama özetle eğlenceli bir kitap. Size kurguda yaratıcılık veya dil kullanımında yetkinlik sunmaz belki ama hoş zaman geçirtir.


LGBTİ temasının geçtiği diğer bazı romanlar için şu listeye bakabilirsiniz. Listede Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu gördüğüme şaşırdım çünkü bu romanı okudum hatta burada hakkında atıp tuttum ama bu yönünü hiç fark etmemişim. Listedeki İki Genç Kızın Romanı (Perihan Mağden) ve Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan) da kitaplığımda okunmayı bekleyenlerdendi. Artık okudukça onlar hakkında bilahare yazarım.

4 Ocak 2015 Pazar

Sevmenin Zamanı



Sevmenin Zamanı 40'ların İstanbul'unda tıp öğrencisi olan Frida ve İsmail'in aşkını ve II. Dünya Savaşı sırasında başa gelenleri anlatan bir roman. Hikayemiz iki gencin tanışmasıyla başlıyor, ilişkileri gelişip çeşitli zorluklara katlanırken biz fonda Yahudi düşmanlığı, yokluk, savaş ve gerilim dolu bir siyasi ortamı izliyoruz.


Liz Behmoaras kahramanlarının dilinden kıyafetlerine, gazete manşetlerinden günlük hayatına, şehrin sokaklarından yiyeceklere kadar birçok detayla 70 yıl öncesini canlandırıyor. Yazar tüm dünyada faşizmin güçlendiği bir dönemde Türkiye'nin bağışık olmadığını, Yahudiler başta olmak üzere gayrimüslimlerin neler yaşadığını en duymak istemeyenlerin bile dinleyebileceği yumuşaklıkla hatta biraz da aşkın gölgesinde bırakarak anlatıyor. Çoğu manipülatif olsa da tarih kitabı çok ancak yakın tarihe ait romanlar pek az. Sevmenin Zamanı'nın o az sayıdaki dönem romanlarının güzel bir örneği olduğunu düşünüyorum. Behmoaras'ın hem dönemin İstanbul'u, siyaseti ve toplumu hakkında hem de tıp ve eğitimi hakkında çok araştırma yaptığı da belli. Çok danışmış, çok öğrenmiş, takdir ettim. 


Diğer taraftan roman adıyla kahramanlarıyla buram buram bir aşk romanı gibi de kokuyor. Keşke böyle olmasaydı. Keşke roman Frida ile İsmail'in tutuk aşkı yerine Şulman ailesinin başından geçenleri anlatan bir tarihi roman olsaydı. Zira ben Frida ile İsmail'in aşkını ne anladım ne de o aşka inandım. Bu iki genç birbirinden ne buldu? Tabi ki "nedensiz de sevilir" diyebilirsiniz ama bir okuyucu olarak da beni böyle bir aşkın olduğuna inandırmanız gerekir. Çünkü çiftimiz arasında tutku yok, buluşunca siyasetten, kariyer planlarından bahseden iki genç var. Hele İsmail'in soğuk, kaba, bencil halleri yok mu? Böyle mi olur aşık adam? Galiba beni İsmail soğuttu bu aşktan. Yazar ne kadar İsmail'i şefkatli, idealist, güzenilir gibi gösterse de ben hiç öyle düşünmedim. Frida'nın kimliği yüzünden çektiği sıkıntıları önemsemeden söylediği densiz şeyler, hep kendini önde tutarak planlar yapması… Hepsini geçtim ne kadar idealist ve mükemmeliyetçi olursa olsun mesai arkadaşına kızınca kaltak diye bağırmasını sevemem. Yazarın aptal aşık gibi bunları sevimli gösterme çabası da üstüne tüy dikti.

Kitapla ilgili ikinci eleştirim de tıp eğitimi ve pratiği hakkında verilen detayın bolluğu. İki kahraman da tıp öğrencisi olunca dersler, hocalar, hastalıklar, hastaneler gibi şeyler hakkında bilgi verilmesi normal. Yalnız bu detaylar sayfalar tutup romanın ana konusundan sapıp bir nevi ders notuna döşünce işin tadı kaçıyor. Gerçekten anatomi dersindeki bir kesi işleminin nasıl ve ne için yapıldığını, kahramanımızın günlük hayatını anlatmak için konu edinilmiş bir muayenede şüphelenilen hastalığın belirtilerini ve tedavi seçeneklerini ve buna benzer bir sürü şeyi bilmemize gerek var mıydı? Yazarın bu tercihini  konuyu özümseyememiş ama ezberlemiş çalışkan bir öğrenci gibi sınavda sayfalarca yazmasına benzettim. Kimisi bu detayları sevebilir ama benim okuma tempomu düşüren bir unsurdu.

[spoiler] Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim; romanın sonuna doğru gelişen kürtaj olayının kurgudaki rolü veya kurguya katkısı neydi? O bölümü çıkarsak hiçbir şey değişmezdi gibi geliyor bana. [spoiler]

Yine sevdiğim taraflarını az, beğenmediğim taraflarını çok anlattım. Siz bana bakmayın, aşk romanı değil de dönem romanı olarak gayet güzel bir eser. 

31 Aralık 2014 Çarşamba

2014'te Neler Oldu Neler!



OCAK
15     Doğumunun 112. yıl dönümünde Nazım Hikmet anısına İstanbul'daki Sanatçılar Parkında bir anıt açıldı. İki Kıtaya Nazım Hikmet Köprüsü adını taşıyan anıtı Kars'ta yıkılan İnsanlık Anıtı'nın da heykeltraşı olan Mehmet Akyol tasarlamış. Anıtın açılışını Yaşar Kemal yaparken sunuculuğu Enver Aysever üstlenmiş.

17  İhsan Oktay Anar'ın son romanı Galiz Kahraman raflara çıktı. Her romanı büyük heyecanla beklenen romancının Yedinci Gün'den kısa süre sonra çıkan bu yeni romanı tahmin edilen heyecanı yaratmadı gibi geldi bana.



ŞUBAT
19  İstanbul Anadolu Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi ilk kez korsan kitap için hapis cezası verdi.


MART
11  Ekmek almak için sokağa çıktığı sırada bir polis tarafından kafasından gaz fişeği ile vurulan 14 yaşındaki Berkin Elvan 269 gün komada kaldıktan sonra vefat etti. Söyleyeceklerim bu kadar.


NİSAN
18    Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez zatürre yüzünden hayatını kaybetti. Daha önce de hakkında sık sık öldüğü dedikodusu çıkan yazarın okuyucuları haber yine asparagas çıksın istedi ama bu kez büyülü gerçekçilik öksüz kaldı.






MAYIS
13  Soma'daki madende büyük bir facia yaşandı. 301 işçi öldü. Günler süren çalışmalarda ve sonrasında yaşanan skandallar birbirini izledi. Emile Zola'nın kömür madenindeki korkunç şartları ve isyanı anlattığı Germinal adlı romanın yazıldıktan onlarca yıl sonra hala güncel olduğu anlaşıldı.



HAZİRAN
4    Açlık Oyunları romanında asi Katniss'e minnettarlık ve otoriteye sessiz bir isyan anlamına gelen üç parmak selamı Tayland'da askeri darbe karşıtları tarafından kullanılmaya başlandı. 

20    Emrah Serbes'in Gezi Direnişi'ni kendine sahne tutan romanı Deliduman raflardaki yerini aldı. Büyük ilgiyle karşılanan roman Selim İleri'nin de övgüsüne mahzar oldu. İleri gazete yazısında ''Bütün kıskançlığımla başarınızı kutlamak zorundayım. Deliduman bugünün romanı. Şimdinin romanını yazmak, bence hayli zor. Hiçbir şeyin ödeşmesi yapılmamış. Siz bu çetinceviz sorunu yenmişsiniz.'' dedi. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

25    Türk edebiyatının öncü öykücülerinden Sait Faik Abasıyanık'ın ölümünün 60. yılında onun anısına bir müzik-edebiyat buluşması hazırlandı. Yazarın hayatının büyük bölümünü geçirdiği Burgazada'da prömiyeri yapılan eseri Fazıl Say besteledi.



27     ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Hard Choices adlı bir anı kitabı yazdı. Kitabın satışı Çin'de fiili olarak yasaklandı. Çinli yayınevleri kitabı çevirmeyi reddetti, dağıtımcılar İngilizce kopyaları dağıtmayı kabul etmedi. Yasağın nedeni olarak  Clinton'ın kitabında Çin yönetimini ve mevcut sansür rejimini ağır şekilde eleştirmesi olarak gösteriliyor. Böyle olunca eleştirilere insanın inanmayacağı varsa da inanası geliyor.


TEMMUZ
2   Yazar Emrah Serbes CNNTURK'te yayınlanan Mesut Yar'ın Burada Laf Çok adlı programına katıldı.  Programa 31 Mayıs 2013 gecesi haber müdürünün odasına penguen belgeselini takalım mı diye giren adamı merak ettiği için katıldığını söyleyen Serbes, zamanın başbakanına ''istediğiniz zulmü yapın gözlerimizde korkuyu göremeyeceksiniz, asla (…) siz öyle ucuz kabadayıysanız, ben de Behzat Ç.'nin yazarıyım, doktor değiliz belki ama bizim de hastamız çok'' atarını da yaptı. Elbette hemen "son milyon bükücü Bilal" tarafından hakaret ettiği iddiasıyla dava edildi,  beraat etti tekrar dava edildi. Korktuğunu sanmam.



  Türkiye üzerine pek çok araştırması ve kitabı bulunan BBC'nin Türkçe yayın bölümünü 14 yıl yönetmiş olan Andrew Mango hayatını kaybetti. Andrew geride pek çok eser yanında Atatürk üzerine yazılmış en nitelikli kitap olan Atatürk kitabını da bıraktı.

17   İsrail Gazze'ye ağır şekilde saldırmaya başladı. Sivil kayıpları öyle bir seviyeye geldi ki en büyük İsrail sempatizanları bile durumu eleştirmeden duramadı. Yahudi olsun olmasın pek çok yazar da olaya tepki gösterdi. Türkiye'de ise haksızlığa itiraz etmekle ırkçılık arasındaki fark derhal kayboldu. Ömrü boyunca 3 kitap okumamış ''müslüman''lar Mario Levi gibi azınlığa mensup yazarları boykot çağrısında bulundu.

18   Kerala Üniversitesi'nde konuşan ödüllü yazar Arundhati Roy Mahatma Gandhi'nin pasif direniş öğretisinin kast sistemine dayandığını savunarak "üniversitelere onun adını vermeli miyiz" diye sordu. Roy'un açıklaması tepki çekti; kimisi cahil kimisi reklam peşinde dedi ama Gandhi'nin sınıf sistemine nasıl baktığının bir tartışma konusu olduğu gerçeği değişmedi.


AĞUSTOS
24   1938 tarihli ilk Superman çizgi romanı ebay üzerinden açık artırmayla 3,2 milyon dolara satıldı. Böylece en pahalı çizgi roman ünvanını da kazandı.



EYLÜL
13   Jane Austen hayranları ilki 2001'de düzenlenen Jane Austen Festivali'nde Guiness Rekorlar Kitabına girebilmek için Austen'ın eserlerine konu dönemim kıyafetlerini giyerek Bath şehrinde bir araya geldi. Ne rekoru kıracaklarmış diyebilirsiniz. En kalabalık ... dönemi kostümleri giymiş insan topluluğu rekoruymuş hedefleri efendim. 550 kişi ile de başarmışlar üstelik. 


EKİM
7   John le Carre'nin Gece Müdürü isimli 1993 tarihli romanının BBC tarafından 6 bölümlük bir diziye uyarlanacağı açıklandı. Başrollerin Hugh Laurie ve Tom Hiddleston tarafından canlandırılacağı söyleniyor.

   Edebiyat dalında Nobel Ödülü'nü, yine beklenmedik bir isim, Patrick Modiano kazandı. 


KASIM
11   Tıbbi gerilim romanları Türkiye'de çok sevilen Tess Gerritsen Üsküdar Üniversitesi'nde bir söyleşiye katıldı. 


ARALIK
24   Kitap Notları üçüncü yılını tamamladı :)

25 Aralık 2014 Perşembe

2014 Yılı Raporu

Shakespeare & Co.


Kitap Notları'nın 24 Aralık 2014 tarihi itibariyle üçüncü yıllık raporunu arz ederim.

OKUNANLAR

18 kitap okudum: 11'i roman, diğerleri anı, biyografi, anlatı... 

Bu yıl işler çok kesattı. Uzun süredir bu kadar az kitap okumamıştım. Bunun nedenlerinden en önemlisi üst üste okumakta zorlandığım, okuma tempomu düşüren, zevkimi bozan kitaplara denk gelmem oldu. Mesela Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi bir ayımı aldı. Benzer şekilde Huzursuz Adam da bir ay elimde süründü, bitmek bilmedi.

Okuduklarım içinde en sevdiğim üç ise şöyle:

          1. Deliduman - Emrah Serbes
          2. The Dinner (Akşam Yemeği) - Herman Koch
          3. Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman - Daniel Kehlmann

Bu yıl da hiç İspanyolca kitap okuyamadım, okuduğum kitapların 6'sı İngilizceydi.

Bu yıl kütüphane kullanmadım ama okuduğum kitapların 3'ünü ikinci elden satın almıştım. Bir kitabı takas yoluyla aldım, ikisini arkadaşımdan ödünç almıştım, birkaç tanesi de hediye olarak geldi. Yani pek yeni satın alıp okumadım.


KİTAP TRAFİĞİ

Ne kadar az okuduysam o kadar çok kitap hareketi olmuş kitaplığımda. 2014'te kitaplığıma toplam 45 kitap girdi. Bunlardan 9 tanesi yayın evlerinden gönderildi, 6 tanesini takasla edindim. İkinci elden 5 kitap satın aldım. Sanslıydım çekilişlerden de baya kitap kazandım :)

Tabi hep bana hep bana olmaz, biraz da vermek lazım: 2 kitabı Kitap Notları üzerinden hediye ettim, bir kitabımı sattım, 5 kitabımı da takasta verdim. Takas veya hibe için ayırdığım 10'a yakın kitabım daha var. Umarım severek okuyacak kişilere ulaştırırım.


KİTAP NOTLARI

Kitap Notları'nda 2014'te bu yazı dahil 33 yazı yayınladı. Bu yazılarda 22 kitap hakkında atıp tuttum. 5 kitabı da Mor Kitaplık'ta çekiştirdim.

2014'te yayınlanan yazılar içinden en çok Ankara Kitap Fuarı Notları 2014 ve Sesler: Dokuz Öykülü Bir Roman oldu ki Sesler'in neden bu kadar çok tık aldığı hakkında en ufak fikrim yok. 

Kitap Notları ise 2014'te yaklaşık 76 bin tık aldı, 206,5 bin tıka ulaştı. Ne uzadı ne kısaldı yani. Tüm tebelliğime, okuma yavaşlığıma rağmen durum iyi bence. 

Malum artık Twitter moda. Ondan da bahsetmeden bu raporu bitirmeyelim. Kitap Notları'nın şu an yaklaşık 2100 takipçisi var. Sizi de bekleriz: https://twitter.com/KitapNotlari.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Film Kulübü


Film Kulübü sinema eleştirmeni, sunucu, programcı David Gilmour'ın ergenlik çağındaki oğlu Jesse ile baş etme hikayesini anlattığı kitabı. Ergenliğin tüm sancılarını sonuna kadar çeken Jesse okulu bırakmak istiyor, hayatla ilgili bir planı yok… Babası ise baskı ve zorlamayala güzellik olmayacağının farkında. Ona ne isterse yapabileceğini söylüyor, tek şart beraber hafta üç film izlemek. 

Baba oğul oturup onlarca fil izliyorlar. David filmleri esasen oğlunu eğitmek için kullanıyor. Onu hem filmler hakkında eğitiyor hem de hayat hakkında. Diğer yandan filmler sadece eğitim aracı değil. David bazen oğlunun kafasını dağıtmak, bazen bakış açısını değiştirmek, bazen neşelendirmek, bazen de avutmak için filmeri kullanıyor. En önemlisi de filmler baba oğul arasında bir iletişim kanalı oluyor. Birçok baba-oğulun birlikte geçirmediği kadar kaliteli zaman geçiriyorlar; filmler vasıtasıyla kızlar, aktörler, ülkeler, duygular hakkında konuşuyorlar. Böyle anlatınca çok kolay gibi geliyor ama kitap boyunca görüyorsunuz ki David çok kafa yoruyor, endişeleniyor, korkuyor, çabalıyor.

Kitap çok ilginç bir hikaye sunmuyor. Bence kitabın en ilginç yanı gerçek olması. Hikaye çok sürükleyici veya ilgi çekici olmasa da gerçek olduğunu bilmek farklı bir anlam katıyor kitaba. Bir babanı ağzından oğlunu dinlemek enteresan bir şey. Onun sevgi ve şefkatle anlattığı detaylar size sinir bozucu geliyor ve evlat sevgisi böyle bir şey demek ki diyorsunuz.

Kitap hakkında bir röportaj

Bu kitabı üç gruba önerebilirim:

1. Film severlere: Filmler hakkındaki bilgilerinizi iki katına çıkarmayacak belki ama ben nasıl içinde kitaplar geçen kitapları seviyorsam siz de bunu seversiniz. Kitabın sonundaki film listesinden güzel filmler keşfedebilir, baba-oğul sohbetlerinde filmler hakkında ilginç şeyler öğrenebilirsiniz.

2. Ergenlere: Sizi kimse anlamıyor ve bu hayat çok saçma, üstelik her şey de sizi buluyor biliyorum ama yalnız değilsiniz. Jesse de aynı sizin gibi… Elbette kimse sizin gibi olamaz, siz herkesten çok farklısınız ama yine de Jesse'nin platonik aşkları, hataları, müzik tutukusu, kaygıları, arkadaşları tanıdık gelebilir.

3. Ebeveynlere: Biricik evladınız ergenliğe girip bir canavara mı dönüştü? Henüz ergenlik sınavınız başlamadıysa bile yakında başlayacağınızı bilerek soğuk terler mi döküyorsunuz? Bu hikaye alternatif bir ebeveynlik öyküsü sunuyor. Belki esinlenirsiniz, belki çocuğunuzu anlmakta yardımcı olur, belki de siz de böyle fena şeylerin bir tek sizin başınıza gelmediğini fark edip bir nebze rahatlarsınız.

Geriye kalan herkes okumasa da çok şey kaçırmaz. Mesela ben kitaptan tek şunu anladım: Ergenlik başa bela.

Not: Kolay okunan, akıcı bir kitap Film Kulübü. Yalnız bazen çeviri olduğu çok belli oluyor, kelimeler kulak tırmalıyor. Dost Körpe eğendiğm bir çevirmen aslında. Bu kitaptaki sorun tam olarak nereden kaynaklanıyor anlamadım.

19 Kasım 2014 Çarşamba

The Dinner (Akşam Yemeği)


Paul Lohman, eşi Claire, abisi başbakan adayı Serge Lohman ve onun eşi Babette lüks bir restoranda buluşuyorlar. Akşam yemeği boyunca olanlar yavaş yavaş gözümüzün önüne daha büyük bir hikayeyi seriyor. Olay şu: Michel ve Rick kuzenler. Bir gece kafaları güzelken ATM kabininde evsiz bir kadınla karşılaşıyorlar. Kadınla atışınca kadın gençlere küfrediyor, onlar da kadını olası kast ile öldürüyorlar. Bu görüntüler bankamatiğin güvenlik kamerasına yansıyıp televizyonda yayınlanıyor. Yalnız görüntü kalitesi çok kötü olduğundan gençleri kimse tehşis edemiyor, aileleri hariç. 

Şimdi Paul ve Claire oğullarını ve yuvalarını korumak için her şeyi yapmaya hazırlar. Paul için bu akşam aile mutluluğunu korumak neyi gerektiriyorsa onu yapacağı bir mücadele. Paul eşine aşık, oğlu Michel'i çok seven, mutlu ailesini kaybetmekten korkan ve o mutluluğu korumak için her şeyi yapacak bir adam.

Roman boyunca sık sık atıfta bulunduğu bir söz var: ''Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'' Tolstoy, Anna Karanina. Paul bu söze o kadar çok inanıyor ki, sizi de inandırıyor. Fakat roman ilerledikçe ve sona yaklaştıkça görüyorsunuz ki Paul'un mutlu ailesi diğer mutlu ailelere hiç benzemiyor. Başka ailelerin parçalanmasına neden olacak davranışlar onları bir arada tutuyor. Başka ailelerin mutluluk için yaptıklarından çok farklı şeyler yapıyorlar. Bu mutlu ailenin hikayesi alıştığımız gibi sevgi, fedakarlık, hoşgörü ve saygıdan oluşmuyor. Aslında bunların hepsi var ama farklı şekilde. Bu ailenin mutluluğu da kendine özgü. 

Bence bu romanın en güçlü yanı karakter gelişimi. Aperatifleri içen dörtlü ile tatlılarıdan sonraki dörtlü arasında okuyucu gözünde dağlar kadar fark oluşuyor. Her bir sayfada başta Paul olmak üzere karakterler adım adım gerçek yüzlerine kavuşuyorlar. Evde film izlemeyi seven, aile üyelerinin özel hayatına itina gösteren, nazik aile babası Paul'un sayfalar ilerledikçe öfke nöbetlerini kontrol edemeyen, kriz anlarında soğukkanlılıkla akla gelmez şeyler yapan bir adam olduğunu anlıyoruz. Üstelik ikisinin de aynı adam olmasından daha doğal bir şey yok, çünkü Paul böyle biri. 

Romanın sabit bir temposu var. Sizi alıp sürüklemiyor ama Paul'un ağzından yazarın anlatımı sarıp sarmalıyor. Bilinmezliğin verdiği gerginlik hep içinizde, okuyorsunuz. Kitabın kurgusu çok iyi. Yap-boz parçaları bir bir önünüze dökülüyor. Tam birini incelemekten sıkılmışken ona yeni anlamlar katacak başka bir parça… Anlatımdaki teknik güzellik kitabı okunur kılıyor.

Tek eleştirim acaba bazı şeylerin abartılıp abartılmadığı. Mesela rahim sıvısı testiyle birinin ileride psikiyatrik bir sendroma sahip olacağı anlaşılabilir mi? On beş yıl öncesine ait test sonuçları geçen yılın sigorta poliçeleri arasında tutuluyor olabilir mi? Bir insan ne kadar ileri gider, ne kadar çok şeyi göze alabilir?

Yine de Herman Koch'un Akşam Yemeği'ni zevkle okuduğum, damakta tat bırakan bir roman. Size de tavsiye ederim. 

Not: Kitabın Türkçe çevirisinin Dünya Edebiyatı serisine dahil olduğunu ve serinin kapak tasarımlarının Avrupa Tasarım Ödülünü kazandığını biliyor muydunuz? Beni de bu kitapla tanıştıran şey kitabın kapağı olmuştu, adamlar haklı.

8 Kasım 2014 Cumartesi

İsveç'te Ne Okumalı?



İşte bu soru bir dönem aklımı çok meşgul etti. Aşağı yukarı şu sonuca vardım sizinle de paylaşmak isterim.

İsveç'in resmi internet sitesine göre okunması gereken 10 İsveç kitabı şöyle:
1. April Witch (Nisan Cadısı) - Majgull Axelsson
2. Simon and the Oaks (Simon ve Meşe Ağaçları) - Marianne Fredriksson
3. The Hundred-Year Old Man Who Climbed Out of Window and Disappeared (Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam)- Jonas Jonasson
4. Gösta Berling's Saga - Selma Lagerlöf
5. Let the Right One In (Gir Kanıma) - Johan Ajvide Lindqvist
6. The Road - Harry Martinson
7. Popular Music from Vittula - Mikael Niemi
8. Let Me Sing You Gentle Songs - Linda Olsson
9. The People of Hemsö - August Strindberg
10. The Serious Game - Hjalmar Söderberg

Hizmette sınır tanımayarak Türkçeye çevrilmiş olanların Türkçe başlıklarını da parantez içine yazdım. Açıklamalarıyla birlikte listeye https://sweden.se/culture/10-swedish-must-read-books/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Aşağıda nereden bulduğumu hatırlamadığım bir ekran görüntüsünü görüyorsunuz:


Polisiye ağırlıklı listenin meali:
- Ejderha Dövmeli Kız Serisi - Stieg Larssons
- Bir Adım Geriden - Henning Mankell
- Ölümün Sesi - Arne Dahl
- Kolay Para - Jens Lapidus

Bense Mankell'den Huzursuz Adam'ı okudum. Kitap hakkında nasıl atıp tuttuğuma buradan erişebilirsiniz.

Bir de orada bir kitapçıyla sohbet sırasında aldığım tavsiyeler oldu. Dalından sofraya:

- The Summer Book - Tove Jansson 
(Yazar aslında Finlandiya vatandaşı ama oranın İsveççe konuşan azınlığındanmış ve kitaplarını da İsveççe yazmış.)
- Doktor Glas - Hjalmar Söderberg 
(Klasik olarak geçiyor. Yazarın başka bir kitabı da ilk listede vardı dikkat ederseniz.)
- Gregorius - Bengt Ohlsson 
(Doktor Glas'taki bir karakter Gregorius. Bu roman da modern bir yorumu. August Ödülü'nü kazanmış)

 Eklenmeli dediklerinizi yorum olarak bırakırsanız güzel olmaz mı?

3 Kasım 2014 Pazartesi

Huzursuz Adam


Yabancı bir memlekete gitmeden önce gideceğim şehirde geçen bir roman araştırırım. Yabancısı olduğum şehirlerle aramda kurgudan da olsa tanışıklık yaratmak, başkahramanın oturduğu kafenin önünden üç gün sonra gelip geçmek hoşuma gidiyor. Stokholm'e gitmeden önce de araştırmalarıma başladım ve bütün yollar Stieg Larsson'a çıktı. Biraz daha zorlayınca Henning Mankell'e ulaştım. Edebiyat sektörünün yükselen yeni değeri İskandinav polisiyesine büyük katkı yapmış, seveni çok olan bu yazarın kitaplarından birini neden okumayayım ki dedim. Üstelik Mankell sadece yazar olarak değil, aktivist olarak da ilginç biri, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Henning_Mankell#Political_views .

Huzursuz Adam da Mankell'in yeni romanlarından, Dedektif Kurt Wallander'in başından geçen mazeraların sonuncusu. Wallander'in kızının bir adamla birlikte yaşamaya başlaması ve genç adamın yüksek rütbeli deniz subayı emeklisi olan babasının bir gün garip şekilde ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Wallander istemeye istemeye aman torunum dedesi, aman bu son deneme diye diye olayı gayri resmi şekilde araştırıyor. Olaylar kısa sürede bir casusluk hikayesine dönüşüyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu romanı İsveç'i tecrübe etmeden okusaydım, bir polis başka bir polise dosyası hakkında neden bu kadar bilgi versin ki diye düşünüp her şey bu kadar güvene dayalı ve bürokrasisiz ilerlesine inanmayarak bunu saçma bulurdum. Yalnız İsveç gerçekten bürokrasinin az olduğu, aklın ve güvenin saçma kuralların, formalitelerin ve angaryanın önünde tutulduğu bir yermiş. Yine de bir komiser dünürünün kaybolmasını görevi olmadığı halde bu kadar rahat şekilde soruşturabilir mi, neden olmasın?

Kaybolan dünür romanın bir vehçesi. Diğer yanda da Wallander ve Wallander'in geçmişi, yaşlanması, kendini sorgulaması var. Unutkanlık ataklarıyla karşılaşan Wallander sadece yaşlandığı gerçeğiyle başa çıkmaya çalışmıyor, eski eşi ve ölmek üzere olan eski sevgilisiyle de yüzleşiyor. Torunu vesilesiyle kızıyla olan ilişkisini, onun çocukluğunu, bir baba olarak neleri yapıp neleri yapamadığını da sorguluyor.

Böyle söyleyince kulağa hoş gelse de bu iki damar birbirini baltalıyor. Kaybolan subayın anlattığı casus denizaltılar hikayesi, bulunan ceset, garip arkadaşlar, aile sırları okuyucuya nefes nefese geçecek karmaşık bir polisiyenin müjdesini verir gibi. Yalnız Wallander'in eski eşiyle yaşadığı tartışma, eski sevgilisinin ani ziyareti, torunun doğumu, kızıyla olan diyalogları, unutkanlığı ve başına açtığı belalar polisiye kısmın heyecanını, temposunu öldürüyor. Polsiye içine sıkışan Wallander'in geçmişi ve yüzleşmeleri de bölük pörçük, kısa, duygusuz kalıyor. Komiser Wallander ile yaşlı adam Kurt iki farklı romana ait olmalıyken aynı romana hapsolmuş uyumsuz başkahramanlar sanki. Durum böyle olunca da ortaya ne yaşlı bir adamı anlatan bir dram ne de heyecanlı bir polisiye çıkabiliyor.

Durumun böyle olmasının bir nedeni de Huzursuz Adam'ın Komiser Wallander'in başkahraman olduğu onuncu ve sonuncu roman olması. Daha önceki dokuz romanda başkahramanın başından geçenler, derinlemesine bildiğimiz düşünülen anılar ve ilişkiler onuncu romanda yeni okuyucular için anlamsız ve sıkıcı bir gölge oluşturuyor. Sonuncu roman olduğu için de Mankell Wallander'in hem insan hem de polis olarak hikayesini toparlamaya, bir sonuca vardırarak tabloyu tamamlamaya çalışıyor. Bu yüzden okuyucu casusluk macerasıyla ilgisi olmayan birçok gelişmeyi de sayfalarca okumak durumunda kalıyor.

Özetle Mankell belki de doğru seçim olsa da Huzursuz Adam kesinlikle yanlış seçimdi. Kesinlikle kötü bir polisiye değildi ama son derece heyecansız ve temposuzdu. Ne kadar gerçekçi olursa olsun heyecan olmadıktan sonra polisiye neden okunur ki? Üstelik olay ağır ağır çözülse de aslında çok karmaşık değildi ve romanın sonu açığa kavuştuğunda da büyük bir aydınlanma yaşamadım. Wallander'in özel hayatı ise hiç ilgimi çekmedi ve beni etkilemedi. Belki önceli romanları okumuş olsam ve oradaki olayları, karakterleri bilsem benim için daha ilgi çekici olabilirdi.

Bütün bu nedenlerle bir ayda ancak bitirebildiğim, okumaktan heyecan duymadığım bir kitaptı. Yine de Stokholm ve İsveç hakkında romanda yakaladığım detaylar beni keyiflendirdi. Size de tavsiyem İskandinav polisiyesi seviyorsanız Mankell'in ilk romanlarından başlamanız.

Not: Tamam İsveç diyince aklımıza kar geliyor ama yaz aylarında geçen bir romanın kapağı neden bu kadar karlı?

28 Ekim 2014 Salı

Stokholm'deki Kitapçılar

Yurtdışına çıktınız, bir turist olarak vazifelerinizi yerine getiriyorsunuz. Aklınızda yerlilerin arasına karışıp yapmak istediğiniz ne var? Kitap severler için kitapçıları gezmek olabilir. Belki de gözünüze kestirdiğiniz bir yerde oturup biraz okumak. Yolunuz Paris'e düştüyse kitapçılar için bu yazıya, kitaplar içinse şu yazıya bakabilirsiniz. Stokholm içinse doğru yerdesiniz.

The Science Fiction Bokhandeln


Bilimkurgu, fantazi, çizgi roman… ne tür gerçek üstülük arıyorsanız burada var. Kitapların hemen hepsi İngilizce. İki katlı bu büyük dükkanda sadece kitaplar yok; kutu oyunları, temalı eşyalar (tişört, kupa, takı, çanta, aksesuar, vs.), filmler hatta kocaman Darth Vader maketi bile var.

Tarihi merkezdeki dükkanın adresi: Vasterlanggatan 48, Gamla Stan. Ayrıca Malmö ve Göteborg'da da şubeleri var.
İnternet adresi: https://www.sfbok.se. Sayfa İsveççe ama tarayıcınızın çeviri eklentisi bugünler için var.

The English Bookshop

Kaynak: Lovisa H., yelp.com
Tarihi şehir merkezinde sakin, güzel bir kitapçı. Tüm kitaplar İngilizce. Hem İngilizce yazılan kitapları hem de özellikle İskandinav edebiyatından eserlerin İngilizce çevirilerini bulmak mümkün. Eğer son dönemde yükselen İskandinav polisiyelerine meraklıysanız hazırlanan özel standı beğeneceksiniz. Benim gibi İsveç edebiyatından kısmen habersizseniz yardım isteyebilirsiniz. İlgili ve bilgili görevli zevkinize göre pek çok kitap öneriyor.


Uppsala'da da bir şubesi var. Stokholm adresi: Lilla Nygatan 11, Gamla Stan


İnternet sitesi: http://bookshop.se

Comics Heaven


Çizgi roman sevdalıları için bir dükkan var sırada. Ağırlıklı olarak ikinci el çizgi romanlar satılan dükkanda kitaplar, tşörtler, oyunlar ve posterler de var. Kitaplar genelde fantazi/bilimkurgu türünde. İkinci el kitap satan yerlerde sık karşılaşılan ve bazen de hayatı çok zorlaştıran karılıklık sorunu burada yok. Her şey düzenli ve fiyatları da makul. 


Fotoğrafta gördüğünüz dükkan Stora Nygatan 23, Gamla Stan adresinde. Şubesi yok ama http://www.comicsheaven.se adresindeki sayfadan online alışveriş yapabilirsiniz.

21 Eylül 2014 Pazar

Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman


Bir roman olsun başkahramanı, bir ana olayı, sonu ve başı olmasın. Onun yerine dokuz ilginç öyküden oluşsun. Alman yazar Daniel Kehlmann'ın Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman adlı romanı işte böyle bir kitap. 

İlk öykü sonunda inadını kırarak cep telefonu alan bir adamın başına gelenlerle ilgili. Ona zaten kullanılmakta olan bir telefon numarası tahsis edilmiş ve arayanlardan anlaşıldığı üzere numaranın gerçek sahibi birkaç kadını aynı anda idare eden, deli dolu, ünlü bir adam. Artık hayır ben o değilim demekten sıkılıp arayanlarla konuşmaya başlarsa ne olur?

Sonra o meşhur adamın bir film yıldızı olduğunu anladığımız hikayeyi okuyoruz, hikaye telefonla ilgili değil. Bir aktörün kendisinden başka birini oynayarak gerçek hayatını değiştirmesiyle ilgili. Sonra bir yazarın okuma etkinliklerinden ve çıktığı turlardan sıkılıp uzaklara kaçması kaçarken de yerine başka bir yazarı Orta Asya turuna ikna etmesini anlatıyor. Sonra o geri kalmış Asya memleketine giden yazarın hikayesini okuyoruz. Sonra yazarın yazdığı bir hikayeyi, sonra…

Öyküler birbiriyle ince iplerle bağlanmış gibi. Bir öyküdeki olaylar diğer öyküdeki olaylara etkisi ya yok ya çok az. Kahramanlar birbirlerini çok az tanıyor. Bir diğerinin öyküsü başladığında artık diğerinin rolü bitiyor. Birbirine değen ama birbiriyle iç içe geçmeyen öyküler. Yanyana koyulmuş bulmaca parçaları gibi, veya tuğlalar…

Yine de romanları birbirine bağlayan bir şey var. Bir insan bir anda kendi hayatından kaybolabilir mi? Nasıl olduğunu anlamadan kendi hayatının dışında kalabilir mi? İşte bu romandaki öykülerde böyle oluyor. Bir şekilde kahramanlar kendilerininkinden başka bir hayatı yaşamaya başlıyorlar veya on yıllardır kurdukları hayatın dışında kalıveriyorlar. Belki de güvendiğimiz, asla değişmeyeceğini düşündüğümüz şeyler o kadar da sağlam değil. Daimi olarak bizim sandığımız şeylerin elimizden kayması an meselesi.

Bu ilginç yapısıyle kitap bana farklı bir okuma tecrübesi yaşattı ve kitabı çok severek okudum. Yazarın yalın ve biraz alaycı anlatımı çok hoşuma gitti. Bana şöyle ilginç bir şeyler öner diyecek arkadaşlarım için not ettim. Kendim için de Kehlmann'ın başka bir kitabını daha okuma notunu düştüm.