18 Ocak 2016 Pazartesi

Sardunya Kokan Kadınlar


Zaten kadın öykülerine bir ilgim var. (Bakınız: Kadının Adı Yok, Kadın Öykülerinde Ankara, Feminizmin ABC'si, Feminizm, Altın Defter, Kendine Ait Bir Oda ve henüz yazmadıklarım.) Bir de Sardunya Kokan Kadınlar'ın telif geliri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na bağışlandığını fark edince elbette okudum.

Mine Engin Tekay'ın kısa öykülerinden oluşan bu kitap bir iki istisna dışında kadınların ezilmişlik hikayelerini anlatıyor. Sadece fiziksel şiddeti değil hor görülmenin, önemsenmemenin, emeğini sömürülmesinin, fakirliğe mahkum edilmenin psikolojik şiddetini konu ediniyor. Kitapta hem herkese karşı tek başına ayakta kalan kadınları hem de dayanamayıp kendini boşluğa bırakanları buluyorsunuz. Bu açıdan yazar geniş bir yelpaze sunuyor.

Yalnız öykülerin kapsayıcılığını örseleyen bir şey var: Öykülerdeki kadınların profili genelde birbirine benziyor. Ben en yakınlarının tacizine uğramış bir kız çocuğunu, lezbiyen olduğunu herkesten saklamaya çalışan genç kızı, bir hayat kadınını, çok çalışıp terfi edemeyen beyaz yakalıyı ve diğer kadınları da okumak isterdim. Yine de yazarı bu açıdan yeremiyorum çünkü bazı öykülerden açıkça anlaşılabildiği gibi bunlar yazarın kendisinin yaşadığı veya etrafında gözlemlediği şeyler. Engin Tekay her kahramanını ve onun acısını içinde hissederek yazmış. Belli ki Sardunya Kokan Kadınlar biraz şundan biraz bundan denerek oluşturulmuş bir proje değil, yazarın yüreğinden kabarıp taşanların eseri.

Kitapla ilgili tek eleştirim yazarın pekmez gibi bal gibi üslubuna. Aslında kafiyeli, şiir gibi, güçlü bir anlatımı var öykülerin ama bu öyle edebiyatlı bir tarz ki… öykülerin iç burkan atmosferi ve yer yer kendini tekrar eden paragraflarla birleşip iyice ağırlaşıyor. Bir kaşık yerseniz çok güzel ama iki üç kaşık yiyemiyorsunuz, içiniz bayılıyor. Üstelik yazar çoğu hikayeyi birinci tekil kişinin ağzından anlatmasına rağmen bu karakteristik anlatımını hiç değiştirmiyor. Kahramanımız çocuk, kalbi kırık bir yaşlı kadın veya genç bir anne de olsa sanki hep aynı kişi konuşuyor.

Özetle Engin Tekay'ın içinden geçenleri cesaretle anlatmış olmasını, duyarlılığını, duygusunu okura geçirebilmesini beğendim. Ah bir de daha sade, hepsinden de önemlisi öykülerin kahramanlarına uyan daha gerçekçi bir dili olsaydı...

11 Ocak 2016 Pazartesi

10. Ankara Kitap Fuarı'ndan Notlar




Ankara'daki kitap fuarlarına yıllardır giderim. İlk kez geçen sene hiç fuara gitmedim, çünkü soğudum fuardan ama bu sene yine ''kahretsin aklımdasın ve sen bunun farkındasın'' diyerek yola düştüm. Siz de 10. Ankara Kitap Fuarı'na gitmeyi düşünüyorsanız, gidip de başkalarının yorumunu merak ettiyseniz buyrun:

  • 10. Ankara Kitap Fuarı 17 Ocak'a kadar açık. Her gün saat 20.00'ye kadar ziyaret edebilirsiniz. Yine büyük gizlilik içinde gerçekleştirilen fuarın haberini almak biraz zor oldu ama detaylarına www.eylulfuar.com adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Fuar ATO Congressium'da. Congressium güzel ferah bir fuar alanı. Şehir merkezine yakın ama toplu taşıma ile ulaşılması zor. Ziyaretçi azlığında rolü var mı bilmiyorum. Araba ile gidecekler için: bazı etkinlikler sırasında Congressium'un otoparkı ücretli oluyor ama bugün ücretli değildi.

  • Fuara giriş 2 liraymış. Hayır neden ücretsiz olamıyor onu anlamıyorum. 4 kişik bir ailenin fuara girmek için bir kitap parasını bilete vermesi benim hoşuma gitmiyor.

  • Fuar alanına girdiğimde hemen elime bir broşür tutuşturdular. Fuar alanının krokisi sanarak önemsemedim ve hemen gezinmeye başladım. Meğer plan sandığım şey bir gayrimenkul projesi reklamıymış. Sizce de fuar planının danışmanın arkasında bir yerlere saklanıp hemen girişte  fuarla ilgisiz reklamlar dağıtılması saçma değil mi?

  • İndirimler her zamanki gibiydi, yani okuyucuyu heyecanlandıracak cinsten değildi. İletişim'de %20, NTV Yayınları, Evrensel ve İthaki'de %25 indirim vardı. Ara sıra %30-35 indirimler görsem de özellikle popüler yayın evlerinde indirimler bu oranlardaydı. En yüksek indirim oranı %50 ile Aylak Adam'ın standındaydı.

  • Sahaflara ayrılmış bir bölüm vardı. Özellikle aradığım bir kitap olmadığı için şöyle bir dolaştım, kitap fiyatları uygundu. Yalnız sanki daha önce fuarın en güzel kısmı olan sahaflara da o sönüklük bulaşmıştı.

  • Sınav kitaplarının fuarı işgal etmemesi iyi olmuş. 

  • Fuara Pazar akşamı gittim. Herkes evine gidip dinlenmeye mi çekilmişti bilmiyorum ama fuar alanı bence boştu. Fuarın kapanmasına hala 1 saat varken bir ara o kadar sessizlik oldu ki kitap fuarı değil kütüphane diye düşünmeye başladım. Yine de fuarın son hafta sonu daha yoğun olur diye tahmin ediyorum.

  • Yayın evlerinin katılımı çok düşüktü. Hangi yayıncıların katıldığını BURADAN görebilirsiniz. Ben de eksikler arasından ilk aklıma gelenleri sayayın: Can Yayınları, Doğan Kitap, Remzi Kitabevi, Altın Kitap, Ayrıntı Yayınları, Siren Yayınları, April Yayıncılık, İmge Kitabevi, Yordam Kitap, Domingo Yayınevi…

  • Ankara Kitap Fuarı'nı hep daha kötüye gidiyor. Bu yıl fuar heyecansız, yavan, boş geldi bana. Geçtiğimiz yıllarda ziyaretçinin ilgisizliğinden şikayet edenler şimdi ne düşünüyor merak ediyorum. ''Ankaralı okumuyor, kitap sevmiyor'' diye kestirip atabiliriz, kolay da olur ama ben bu fuar işinin becerilemediğini Ankaralının da giderek bu işten soğuduğunu düşünüyorum. Geçen sene ben de gitmemiştim fuara, kitap sevgimin olmadığını da söyleyemeyiz. Bu sene fırsat oldu gittim ama seneye yeniden gitmek için hiçbir istek uyandırmadı bende. Soran olursa da aman mutlaka git demem. 

  • Bu yıl fuarın benim için tek kazancı Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık oldu. Daha önce duymuş ama hiç kitaplarını incelememiştim. Bu sefer stantlarını baya karıştırdım. Hem kitaplar, hem kapaklar, hem de stanttaki görevliker çok hoşuma gitti. Üstelik fuarın en büyük indirimi (%50) de bu stanttaydı. Steven Millhauser'in Barnum Müzesi'ni aldım. İyi Asker ve şu an adını hatılayamadığım, adını da internette bulamadığım Fransız Devrimi sırasında terör döneminde bir savcıyı anlatan gizemli roman aklımda kaldı. Umarım yakında bir internet sitesi yapıp beni bu dertten kurtarırlar. Eğer fuara giderseniz mutlaka Aylak Adam'a uğrayın, şu gizemli kitabın adını da öğrenip bana yazın lütfen.

  • İlgimi çeken bir başka stant da Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraki Bursa Kültür A.Ş.'nin standıydı. Bursa ile ilgili bu kadar çok kitap olduğunu ben bilmiyordum. Üstelik hepsinin de baskısı çok albeniliydi. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin standının ise ne işe yaradığı belirsizdi. Stantta kitaptan çok insan olması bir yana stanttakiler de kitaptan çok pr materyaliydi.

  • H. G. Wells'in Zaman Makinesi'ni de adım. Yıllar önce, hatta çocukken okuyup etkilendiğimi hatırlıyorum. Bunun dışında aklımda hiçbir şey kalmadığı için yeniden okumaya karar verip kitabı aldım. Bir de Barış Bıçakçı'nın son romanı Seyrek Yağmur 8 Ocak'ta satışa çıkmıştı. Uzun süredir Bıçakçı okumadığım için neden olmasın diyip onu da aldım. Evrensel'in standında da zaman geçirdim ama kitap alan ben değil arkadaşlarım oldu. Kömür Tutuşunca'yı da okuma listeme ekledim.

7 Ocak 2016 Perşembe

Sineklerin Tanrısı

Bu aralar çok duyduğum ama okumadığım insanın doğası üzerine kitaplar okuyorum. Bkz: Otomatik Portakal. Şimdi de William Golding'in Sineklerin Tanrısı. Hikayemiz şöyle başlıyor: Dünyada nükleer bir savaş süregidiyor. Bir grup İngiliz erkek çocuğu savaştan kaçarken uçakları düşüyor. Güneşi ısıtan, meyveleri doyuran, suları serinletip temizleyen bir ıssız adada buluyorlar kendilerini. Ve insan oğlu çocuk da olsa uslu durmuyor.

İlk bölümler çocukların bir araya gelmesini, Ralph'in liderliğe yükselişini ve adayı anlatıyor. Bu bölümleri okurken romanı beğenmeyeceğimi, her kitabın bir yaşı olduğunu, bu kitabın da orta öğretim çağında okunup dersler çıkarılması gereken bir kitap olduğunu düşünüyordum. Sineklerin Tanrısı'nı kitapçıda gördüğümde almak istememin en önemli nedenlerinden biri çevirmeninin Mina Urgan olmasıydı. Mina Urgan'ın çevirisi değil ama kitaba yazdığı son söz bakış açımı değiştirdi ve romanı okumaya devam ettim. Urgan'ın harika açıklamaları bol bol "spoiler" içerdiği için sizin de aynı şeyi yapmanızı tavsiye etmiyorum. Onun yerine daha az "spoiler" içeren bir şeyleri ben yazmaya çalışacağım.

Sineklerin Tanrısı sembolik anlatıma sahip bir kitap; Satranç gibi, Son Ada gibi. Bu yüzden de yazarın kurgusunda detaylı bir mantık arayışında değilim, bir deniz kabuğundan o kadar ses çıkar mı, dört beş çocuk bir yaban domuzunu öldürebilir mi, ateş yakmanın gözlük merceğinden başka yolu yok mu gibi sorular sormuyorum. Çünkü o güzel, parlak ve kırılgan deniz kabuğu medeniyeti, demokrasiyi, bir hakka sahip olmanın güzelliğini temsil ediyor. Onu unutmak, o yokmuş gibi davranmak çok kolay ama sesi duyulduğunda da kayıtsız kalmak imkansız. 

Ateş ve duman ise bir kurtuluş ümidi, bir idea. Bu idea ısıtıyor, güven ve huzur veriyor ama onu ayakta tutmak durmaksızın emek istiyor. Kontrolden çıktığında da yakıp zarar veriyor.

Ateşin idealogu da Domuzcuk, hem gözlüğüyle hem de söyledikleriyle. Akıllı, erdemli, hep doğruyu bilen ve söyleyen "entelektüel" Domuzcuk herkesten farklı ve bu yüzden dışlanmış. Ama bu durum sadece onu dışlayanların farklı olanı kabul edememesinden kaynaklanmıyor. Domuzcuk da farklılıklarına saklanarak bazı imtiyazlar arıyor, kaytarıyor, gerçeklerden kopuk planlar veya isteklerle ortaya çıkabiliyor. Romanda gerçek adını bilmediğimiz tek karakterin lakabının Domuzcuk olması ile Jack'in liderliğini kabul edenlerin adada durmadan domuz avlaması arasında bir bağlantı var mı, yoksa ben analoji işini biraz abarttım mı?

Romandaki en büyük sembol tabiki sineklerin tanrısı. Sineklerin tanrısının iyiliğin sembolü Simon'a canavar diye bizim dışımızda elle tutulur bir şey olmadığını, cahillik ve korkularla beslenen vahşiliğin, kötülüğün, saldırganlığın içimizde olduğunu söylediği sahne kitabın özeti gibi. Gerçeği sezgiyle gören ermiş Simon'ı sineklerin tanrısının sana inanmazlar, bu adada biz eğleniyoruz, bir haltlar çevirmeye kalkma yoksa seni öldürürüz diye tehdit etmesi hiç de boş blöf değil. Onu öldürecekler içinde Ralph ve Domuzcuk'un da sayılması üzerine düşünülmesi gereken bir nokta.

Şimdi Sineklerin Tanrısı'nın neden okunması gereken kitaplardan biri olduğunu anlıyorum. Golding'in bitmek tükenmek bitmeyen ada betimlemeleri, temposu düşük anlatımı ve ne anlatmak istediğini çözemediğim finaline rağmen bu roman insan doğası ve sosyal davranış üzerine düşündürdüğü için güzel. Mina Urgan'ın son sözü belki daha da güzel.

3 Ocak 2016 Pazar

2015 Yılı Raporu

Kitap Notları'nın 31 Aralık 2016 tarihi itibariyle biraz geç de olsa dördüncü yıllık raporunu arz ederim.

OKUNANLAR

17 kitap okudum: 11'i roman, diğerleri biyografi (1), anlatı (1), gezi (2), araştırma (1), öykü (1)... 

Bu yıl yine istediğimden az kitap okudum, bu sefer de sorumlu yoğunluk. Son birkaç yılda hiç olmadığım kadar yoğunum. Üstelik bu zihin yorgunluğuna neden olan, beni birkaç parçaya bölen bir yoğunluk olduğu için istediğim kitapları veya istediğim kadar çok okuyamıyorum.

Okuduklarım içinde en sevdiğim üç ise şöyle:
          3. The 500 - Matthew Quirk

Bu yıl okuduğum kitapların 4'ü İngilizceydi. İkisinin Türkçe tercümesi olmadığı için yazısını yazıp yazmamak konusunda kararsız kaldım ki bence aslında kayda değer kitaplardı. Yazsam mı acaba?

Bu yıl kütüphane kullanmadım ama okuduğum kitapların birini arkadaşımdan ödünç aldım, 2'sini takasla almıştım, 2'sini de ikinci el satın almıştım, 4'ünü de yayın evleri göndermişti, biri de hediyeydi… Zaten birazdan göreceksiniz bu yıl kitap almadım hala stoktan tüketiyorum.


KİTAP TRAFİĞİ

Bağışlanan kitaplar.

Bu sene kaç kitap geldi kaç kitap gitti takip etmek neredeyse imkansız. Yayınevlerinin gönderdiği kitaplar hariç 10 - 11 kitap girdi kitaplığıma. 4-5 tane de başkalarının kitaplıklarından ''bunu atma bana ver'' diye yağmaladığım kitap var. Yine de o kadar çok okunacak şey var ki elimde… 

Tabi hep bana hep bana olmaz, biraz da vermek lazım: Yılbaşı çekilişiyle birlikte 5 kitabı Kitap Notları'ndan hediye ettim. 17 kitabı da Muş'taki bir liseye bağışladım. Annemin evinden çıkanlarla birlikte elimde 30-40 kitap var değerlendirilmesi gereken. Blog satışı mı yapsam, bir yere mi bağışlasam, takas mı etsem ne yapsam?


KİTAP NOTLARI

Kitap Notları'nda 2015'te bu yazı dahil 18 yazı yayınladı 18 kitap hakkında atılıp tutuldu. Bu sayı çok az. Yine bakınız: yorgunluk ve yoğunluk.

2015'te yayınlanan yazılar içinden en çok Kıyıya Vuran Deniz Kabukları okundu. Çekiliş yazıları dışında en çok yorumu Masumiye Müzesi: Müze ve Roman aldı.

Kitap Notları ise 2015'te yaklaşık 123 bin tık aldı, 330 bin tıka ulaştı. Yazı performansımın bu kadar düştüğü bir yılda bu teveccüh beni utandırdı.

Raporu Twitter ile bitiriyorum: Kitap Notları'nın takipçi sayısı 700 kişi artarak yaklaşık 2800 oldu. Sizi de bekleriz: https://twitter.com/KitapNotlari.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Yeni Yıl Hediyesi



Bu sene çok az kitap okudum ama okuduklarım içinde çok iyiler vardı. Otomatik Portakal, Sözde Terörist, Kadının Adı Yok, Sineklerin Tanrısı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü... içlerinden en iyisini seçmek zor ama benim en çok etkilendiğim Sözde Terörist oldu. En beğenmediğim kitap ise yorumlamam için gönderilmişti, o yüzden adını söyleyemiyorum :)

Sizin bu yıl okuduklarınız içinden en sevdiğiniz, herkes okumalı dediğiniz veya en çok etkilendiğiniz kitap hangisi oldu? Peki ya boşa okudum dediğiniz en kötüsü?

2016 okuma listeleri hazırlanırken bu soruların cevaplarını bilmek eğlenceli ve faydalı olabilir. Üstelik yorumunuza e-posta adresinizi de eklerseniz aşağıdaki her telden 3 güzel kitaptan oluşan hediyeyi kazanabilirsiniz. Bir de sürpriz kitap var :)

Kitap Notları gururla sunar:

Düşman Yaratmak - Umberto Eco

Düşman Yaratmak, “rastgele yazılar”dan oluşan bir kitap. Ama, yazarın 20. yüzyılın en önemli düşünce adamlarından Umberto Eco olduğunu düşününce, bu yazıların öylesine seçilmiş konularda rastgele yazılmış yazılar olmadıkları belli.


Kitabın adının kaynağı olan “Düşmanı İnşa Etmek” yazısı, New York’ta Pakistanlı bir taksi şoförünün Eco’ya sorduğu, “İtalyanların düşmanları kimler?” sorusuyla başlıyor. Böylece ülkelerin “dış düşman”lardan çok “iç düşman”larla uğraştığı ve bir düşmanın olmaması durumunda bu düşmanın “inşa edildiği, yaratıldığı” sonucuna varan yazar, bu inşa sürecini Cicero’dan Sartre’a çeşitli metinler aracılığıyla örnekliyor.
Öteki yazılar da, kutsal kavramından hazine arayışına, ıssız adalardan ateşin kültür tarihine, “Soğuk Güneş” ve “Oyuk Dünya” gibi hayali astronomilerden atasözleri üzerine kurulu bir Mutluluk Cumhuriyeti’ne kadar pek çok alanı kuşatan, “hem konuşanı hem de dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan, abartılı retorik alıştırmalar”.

Ezgili Şiirler - Yaşar Oğuz Ergun (İmzalı)
egeyle ışıldıyoruz 
sevinçle bakar göğüdenizi umut mavi
evleri giyiniyoruz beyaz 
dağları parlak kadife

Ege kumaşıdır
işlediğimiz sevgi nakışı 
hakkını verelim aşkın 
bu dağlar sarı gülüşlü

Amelia'nın Sırları - Kimberly McCreight
Kate Baron, on beş yaşındaki kızı Amelia’yla Brooklyn’de sakin bir hayat yaşıyordu. Ta ki Grace Hall Lisesi’nin bahçesinde onun cansız bedeniyle karşılaşana dek. Polis “intihar” diyor. Amelia başarılı bir öğrenci. Harika bir sporcu. Edebiyat tutkunu. Geleceğe umutla bakan bir genç kız. Kendini öldürmüş olabilir mi?
 Kate, kızının ardında bıraktığı izlerin peşine düşüyor...
Amelia’nın sırları birer birer aydınlanıyor...
Çekiliş sonucu 30 Aralık'ta Kitap Notları'nda…

Kazanan Emre Bolat oldu! Şimdi ona bir mail atıyorum. Bir hafta içinde yanıt alamazsam hal-i hazırda belirlediğim yedek talihliyle temas edeceğim. Ayrıca Alamut Kalesi'ni bir arkadaşımın tavsiyesiyle okuyup ben de çok beğenmiştim :)

6 Aralık 2015 Pazar

Otomatik Portakal


Otomatik Portakal çok duyduğunuz, kocaman tek gözlü şapkalı adamını hatırladığınız, belki de Kubrik'in film uyarlamasını izlediğiniz bir kısa roman. Bu kitabı henüz okumadıysanız bütün bunları bilmeniz veya hatırlamanız güzel mi emin değilim. Benim gibi sadece "mühim kitap" fikriyle kitaba yaklaşmanız en güzeli olabilir. Hazırlıksız, her şeye açık ve beklentisiz. Bu yüzden kitabı okumadıysanız okuyun zaten 100 sayfa filan diyerek yazıyı burada sizin için bitiriyorum. Görüşmek üzere!

Eveeet, kitabı okumuşlar ve sözümü dinlemeyecek kadar asilerle devam ediyoruz. Ey kardeşlerim size hemen romanın kıyak lingosundan filan bahsetmek istiyorum. Hatta eğer kıvırabilseydim siz yüce kardeşlerime tüm yazıyı bu lingoyla yazmaktan  gurur filan duyardım. Çünkü baş anti-kahramanımız Alex birinci tekil kişi ile bize başından geçenleri anlatırken Nadsat'ı kullanıyor ve Nadsat çok değişik bir şey. Sadece bir yazar değil aynı zamanda bir dilbilimci olan Burgess'in Rus argosundan, Almancadan ve baka birçok yerden aldığı kelimeler, bu kelimelerdem ürettiği kelimeler ve tamamen kendisinin uydurduğu ifadelerden oluşan bir dil bu. Nadsat'taki bu üretilmiş ifadelerin anlamı yok, okudukça anlamını okur hislerinize dayanarak siz çıkarıyorsunuz. Başta okumak zor gelse de 5-10 sayfa sonra su gibi akmaya başlıyor. Burgess bu yolu Alex'e zamansız ve eskimeyecek bir ses kazandırmak için tercih etmiş ki bence de başarılı olmuş. Hatta bence kitabın en ilginç ve güzel yanı Nadsat. Sanıyorum çevirmenler benle aynı şeyi düşünmüyordur. Nadsat'ı Türkçeye çevirmek çok zor bir iş olmalı. Ben aslı İngilizce olan kitapları aslından okumaya gayret göstersem de bu kitabı çeviriden okumaktan son derece memnun kaldım. Dost Körpe'nin çevirisi hem Nadsat'ın özgünlüğünü hem de keyfini yansıtıyor. Yine de kitabı aslından okumak isterseniz bu mini Nadsat sözlüğü işinize yarayabilir.

Eee, ne olacak şimdi ha?

Nadsat ile ilgili heyecanımı paylaştıktan sonra atıp tutmaya romanın kurgusuyla devam edebilirim. Baş belamız (kahramanımız) Alex lise çağında, içki ve uyuşturucu kullanan, saldırgan hem de çok saldırgan bir genç. Romanın ilk sayfaları Alex ve drooglarının akıl almaz şiddet sahneleriyle geçiyor. Üçüncü sayfa haberleri, bilgisayar oyunları ve filmlerle antrenmana tabi tutulmuş olsam da bu şiddet sahneleri beni çok etkiledi. Etkilemesinin nedeninin şiddetin büyüklüğü kadar bunun zevkle, gururla anlatılması, hiçbir gerekçelendirmeye ihtiyaç duymadan uygulanmasıydı sanıyorum.

Eee, ne olacak şimdi ha?

Kitabın ana fikrinin insanı insan yapanın özgür iradesi olduğu, yoksa otomatik bir portakala (dışı portakal gibi görünen ama için çarklardan oluşan bir alet) dönüşeceği, özgür iradeyle seçilen kötülüğün bile beynin yıkanması, zorlama veya başka bir yolla mecbur bırakılan bir iyilikten evla olduğu söyleniyor. Romanda buna benzer fikirler Alex'e uygulanacak ve kötülük yapma iradesini kaybettirecek tedaviye muhalefet eden din adamı tarafından dile getiriliyor. Yazarın tezi ne kadar asil olsa da aklıma takılan şeyler var. İnsanın özgür iradesini hiç bir şeyle, hatta kötülüğün ortadan kalkmasıyla bile, değişmeyen bir fikri gerçekten bir din adamı mı savunmalı? Din kavram olarak bütün bunlarla çok çelişen bir şey değil mi? İnsanı Pavlov'un köpeklere yaptığına benzer bir şekilde fiziksel olarak kötülük yapmamaya şartlamak yanlışsa zihinsel olarak da benzer bir süreç yürütmek yanlış değil mi? Eğitimin ve ahlakın da yaptığı da benzer bir şey değil mi?

Aklımdaki bu sorular hakkındaki cevaplarınızı ve kitabın bin kere tartışılmış özellikleri dışında felsefesini irdeleyen kaynaklar hakkındaki tavsiyelerinizi bekliyorum. Ve sen, kitabı okumadan bu yazıyı okuyan asi, artık şoklara hazırsın, Otomatik Portakal'ı aklında bu sorularla okuyup bulduklarını buraya yazarsan beni mutlu edersin.

8 Ekim 2015 Perşembe

Sözde Terörist


Bir süredir gündemi takip etmiyorum. Beni kınamayın, kınayamazsınız da. Öncelikle kınanacak o kadar çok şey var ki sıra bana gelmez. Sonralıkla da olanlara can mı dayanır, nasıl takip edeyim!? Böyle bir insanın herhalde gündemle, siyasetle ilgili kitap okumasını da bekleyemezsiniz. Ben de okumuyordum zaten. En çok satanların da en iddialıların da kapağını dahi açmadım. Ben içim kararıyor diye Dostoyevski okuyamam, siz neden bahsediyorsunuz? Ama İsmail reis başka!

Bir gün söyleşisi ve akabinde imza günü olduğunu duydum, arada derede gittim. Kitabı imzalatırken ona da söyledim, valla ben televizyon izleyemiyorum, o programlardaki o tiplere iyi dayanıyor. Neyse kitap diyordum. Sözde Terörist'i okumak istiyordum ama bir yandan da yapamayacağımı düşünüyordum. Sonra bir cesaret başladım. 

Sözde Terörist terör suçunun nasıl iktidarın hoşuna gitmeyen her şey ve herkes demek olduğunu ve bu durumda hukukun en temel ilkelerinin nasıl da buharlaştığını anlatıyor. Sahte dellillerle, hatta dedil olmadan, hatta hatta ortada iddia bile olmadan insanların yıllarca nasıl tutuklu kaldığını biliyorsunuzdur. Bunun birkaç azılı muhalife veya şanssız bir grup vatandaşa kısmet olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Sözde Terörist çok iyi düşünülmüş şekilde terör suçunun memleketteki tarihini ve teorik çerçeveyi anlayan bir bölümle başlıyor. Bu bölümde anlıyorsunuz ki başınıza böyle şeyler gelmiyorsa sizin pek muhalif olmamanız veya şanslı olmanız değil. Kitaba göre iktidar sizi düşman olarak tanımlamamışsa eh biraz daha güvendesiniz. Eğer düşmansanız, mesela Kürt'seniz, mesela solcuysanız, mesela Alevi'yseniz her an gümbürtüye gidebilirsiniz. Misla fotoğrafta gördüğünüz tek bacağı olmayan Salih Şimşek koltuk değnekleriyle hastaneye gitmeye çalışırken BDP'nin eylemi nedeniyle yolun kesilmesiyle hastaneye varamayıp yola oturmuş, engelli olduğu için oturduğu yerden kalkamamış, oturma eylemine katıldığı için de 6 yıl hapis cezası yemiş biri. 

Böyle onlarca örnek var. Etkilendiğim tüm örnekleri anlatsam sıkılırsınız. Ama İsmail Saymaz anlatınca sıkıcı olmuyor. Sözde Terörist'i elime bir aldım… Garip bir zevk alarak okuyup bitirdim. Okuduğum sırada herkese kitaptan bahsettim. Kendimi verebileyim diye yolda belde değil sadece yatmadan önce okudum. Kitap o kadar rezil şeyler anlatıyor ki adığım bu okuma zevkini garip buluyorum.

Kitabın bu kadar kolay ve keyifle okunmasının iki nedeni var. Birincisi kitap kısa bölümler halinde fotoğraflar ve söyleşilerle desteklenmiş şekilde yazılmış. Bazı bölümler kendi içinde bütünlüğünü kaybetse de, mesela çocuklar diye başlayıp yine yetişkinlerin yaşadığı eziyeti anlatarak tamamlansa da , dikkat dağıtmıyor. Sık sık ara başlık kullanılması takibi çok kolaylaştırmış. Kitabın rahat okunmasının ikinci ve en önemli neden de İsmail Saymaz'ın anlatımı. Saymaz kısa, net, akıcı cümlelerle anlatmış. Okurken sıkılmıyor, cümlenin başını sonunu kaçırmıyor, teknik terimler ve bağlaçlar aragsında kaybolmuyorsunuz. Saymaz'ın anlatımında hepsinden çok hoşuma gidense kara mizahı oldu. Tam ayarında, tam yerinde durumun vehametini vurgulayan, ironi dolu; mesela:

Koca Salihli'de ''terörle mücadele'' denince akla, TEM Şubesi'nde görevli Süleyman Aydelik ve Savaş Güler gelmeyecekse kim gelecekti? Değil Salihli, bütün bir Manisa bile, ne o güne kadar ne o günden sonra böylesi ''külyutmaz'' ve ''işinin ehli''polislere şahit olmadı. 
Süleyman ve Savaş'ın ''madalyalık'' mücadelesi, Haziran 2006'nın ilk günlerinde başladı. 8 Haziran 2006'da Asri Mezarlık'ta Ertuğrul Karakaya adlı gencin mezarı başında anma töreni yapılacağını haber almışlardı. Böyle bir ''komünistliğe'' izin vermeyi düşünmüyorlardı. Komünistler Salihli'yi boş mu bulmuşlardı! Kimse yoksa TEM Şubesi'nden Süleyman ve Savaş vardı. Bu bşr vatan göreviydi kuşkusuz… 
Tarih gelip çattığında mezarlığın biraz uzağında saklandılar. Ellerinde kamera vardı ve gizlice çekeceklerdi. Kameralı kaydın yasal izni yoktu. Salihli'de yasa dediğin, Süleyman ve Savaş'tı. … 
Mezarlıktaki anma ise görüntülenememişti.
Fakat ilçede, Seyfullah Öselmiş gibi, yüreği TEM'den Süleyman ve Savaş'la birlikte çarpan bir savcı görevliyken, kayda ihtiyaç yoktu. Bir tutanak yeter de artardı. Savcı Öselmiş, ''kaybettiği oğlunu anan anne ve onun örgütünü'' çökertmeye and içmişti. (sayfa 137-141)
Kitabı okuyup bitirince içime ''aman siyasi olaylara karışmayın evladım'' korkusuna benzer bir korku girdi. Çünkü bir kere t..ör dendi mi bittiniz, artık kuralın kanunun olmadığı bir arenadasınız. Önceden ne kadar bilsem de bir cahil cesareti varmış, cehalet mutlulukmuş. Siz de okuyun sizin de huzurunuz kaçsın. Belki böyle böyle bir gün rahatça istediğimizi düşünüp huzur içinde yaşarız.

10 Eylül 2015 Perşembe

Belalı Avukatlar

Bu yazıda iki romandan bahsedeceği: John Grisham'ın Türkçeye Şirket adıyla çevrilmiş romanı The Firm ve Matthew Quirk'in The 500 adlı (Türkçesi 500) romanı. İki roman birer başlarına heyecanlı macera/polisiye romanları ama birlikte okuyucuya ilginç bir tecrübe yaşatıyorlar çünkü The 500, The Firm'e açıkça bir saygı duruşu (tribute). O zaman önce The Firm ile başlayalım:

The Firm


John Grisham Missipi'de ceza avukatlığı yapmış, çalıştığı dosyalarda ve mahkeme salonlarında öğrendiği hikayeler nedeniyle yazarlığa merak sarmış. Daha sonra ABD Temsilciler Meclisi üyesi de olan Grisham yazarlık kariyerine geç girse de, ilk romanı defalarca yayıncılar tarafından reddedilmiş olsa da daha sonra en çok kazanan ve en çok yazan romancılardan biri olmuş.

1992 yılında basılmış olan The Firm, Grisham'ın ilk yazdığı en popüler romanlarından biri. Fakir, ailesi parçalanmış ama aklı ve hırsıyla Harvard Üniversitesi hukuk fakültesinden mezun olmuş, çiçeği burnunda bir avukatın burnunun nasıl da boka battığını anlatıyor. Elemanımız Mitch güç, prestij ve hepsinden öte para için öyle bir hukuk bürosuna (yani firm) giriyor ki kısa sürede silahlı adamlar, FBI ajanları, dinleme cihazları, şüpheli ölümler hayatının sıradan parçaları haline geliyor.

Grisham Mitch'in öyküsünü 3. tekil kişiyle anlatmış. Kullandığı dil polisiye-macera romanı için yeterince basit ve sürükleyici ama onu iyi bir roman yapacak kadar da güçlü ve edebi olmasa da keyifli. Ben The 500The Firm'den önce okumuştum. O yüzden başıma neler geleceğini tahmin ediyordum. Bundan mı yoksa The 500'un çılgın temposundan mı bilmem The Firm bana biraz yavaş geldi. Hem öykünün ilerleyişi hem de aksiyon açısından yavaştı. Eğer bu tip kitaplarda ters yönde son hız giden arabalardan, patlayan camlardan, kırılan kapılardan, bol silah ve kandan hoşlanıyorsanız The Firm size bunu sunmayacak.

Bence The Firm'ü ilginç yapan kitapta iyiler ve kötüler şeklinde iki tarafın değil üç tarafın olması. Üstelik mafyanın içine sızan polis, mafyaya ihanet eden iyi çocuk gibi bir klişe yok ortada. Hikaye çok ince ince düşünülmüş. Yazar avukatlığı da, bankacılığı da, vergi işlerini de, mafya pazarlığını da tadınla anlatıyor. Hiçbirinin detayına okuyucuyu bayacak kadar girmiyor. Konuyu çok iyi bilen birinin iyi özetleyebilmesi gibi... İnsanın parayla ve hırsıyla nasıl kandırılabileceğini de güzel özetliyor.

Yalnız Mitch'le ilgili bazı sorunlarım da yok değil. Mitch ki süper çocuk gibi bir şey; akıllı, azimli, yakışıklı, hayat tecrübesine sahip, çalışkan… Nasıl oluyor da üstüne para ve daha çok para atarak onu cezbetmeye çalışan bu hukuk bürosunun ağına düşebiliyor? Nasıl bunun gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu, işin içinde bir bit yeniğinin olduğunu düşünemiyor? Ayrıca başta böyle ölümcül bir hata yapan bir adam nasıl oluyor da sonra mafyacılıkta olanca tecrübesizliğiyle tam bir stratejist kesiliyor?

Özet: Orijinal fikir, akıcı dil, sürükleyici ama yavaş ilerliyor, aksiyon tarafı eksik ve insanın kafasında bazı sorular da oluşmuyor değil.


The 500


The 500 de The Firm gibi ailesi parçalanmış, parasızlık çeken genç bir hukuk mezunu var. Yalnız kahramanımız Mike Ford Mitch'ten biraz farklı. Onun gibi çalışkan, onun gibi zeki ama bence daha gerçekçi bir karakter. Mesela Mike ufak tefek de olsa suç geçmisi de olan, çıkarları için sınırları zorlayabilen biri. Mitch gibi çok parlak bir avukatken sadece lükse kapılarak mafyanın ortasına düşmüyor. Harç parasını ödeyemediği, bu yüzden belki de mezun olamayıp tüm emeklerini hiç edecekken Davies Group'tan bir teklif alıyor. Zaten o sırada kendisine iş verecek başka bir yer de yok.

Davies Group dünyanın en güçlü 500 insanını elinde tutan bir danışmanlık/lobi şirketi. Bir kanun mu çıkartmak istiyorsunu Davies Group'a parayı veriyorsunuz onlar hallediyor. Biri hakkında her şeyi öğrenmek veya bir iş anlaşması mı yapmak istiyorsunuz, Davies Group hizmetinizde, siz paradan haber verin. Bu elbette Davies'e büyük bir güç veriyor. Burada garip olan Davies'in bunu nasıl becerdiği? İşte o soru zaten Mike'ın başına olmadık işler açıyor.

Quirk kitabı birinci tekil kişinin ağzından biraz da konuşur gibi yazmış. Mike akıllı, eğitimli ama özünde bir arka sokak çocuğu olarak kendine has bir mizah anlayışı ve üslupla hikayesini anlatıyor. Bu Mike'ı benim gözümde daha etten kemikten biri haline getirdi. Mizah anlayışını da sevdim.

The Firm ne kadar yavaşsa The 500 bir o kadar aksiyon dolu. Çalıntı arabayla takla atmaktan kötü adamlardan soğuk suda yüzerek kaçmaya, dolapta kilitli kalmaktan binaları havaya uçurmaya ne ararsanız var. Çok sürükleyici ve heyecanlı. Yalnız bazen öyle şeyler oluyor ki iş Rambo Rus ordusuna karşı tadında bir şeye dönüyor. Buna pek kafayı takmamaya çalışırsanız zevkle okunuyor.

Olay örgüsü de hoşuma gitti. Alışıldık bir mafya meselesinden farklı, yirmi yıllık acayip bir mesele,  muazzam bir şebekeyle karşı karşıyayız. Mike'ın karşılaştığı ikilemler ve yaptığı tercihler, hele de finali pek güzel.

Özet: Kişilikli anlatımı ve temposuyla hoşuma gitti. 'Mike herkese karşı' seviyesindeki aksiyonunu pek çekici bulmasam da zevkle okudum. Ne yalan söyleyeyim galiba The Firm'den çok sevdim.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Son yıllarda nedeni bilinmez şekilde çok popüler olup kitapseverlerin elinden düşmeyen iki Türk edebiyatına ait eser var: Biri Kürk Mantolu Madonna diğer de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminden Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Romanın adı aslında biraz yanlış yönlendiriyor; bu roman enstitü ve enstitünün çalışanları hakkında değil, romanın baş kahramanı Hayri İrdal hakkında. Roman İrdal'ın çocukluğundan başlayarak onu kendisi yapan ve SAE'nin (romanda da bu şekilde kısaltılıyor) iki numaralı adamı konumuna getiren insanları, ortamı ve olayları anlatıyor.

İrdal fakir ve hurafelerle dolu, geleneksel bir ortamda çocukluğunu geçiriyor. Babası silik ve pasif biri. İrdal'ın örnek alabileceği, ona yol gösterecek pek kimse yok etrafında. İrdal'ın okula ilgisi yok. Eğitim alabileceği tek kişi yanında çok kısa süre kalabildiği saat ustası. O şansı da ıslakaladıktan sonra bir de çok sevdiği ilk eşi ölünce İrdal bir boşluk ve sallantı içinde geçiriyor hayatını. Hep kendisini kurtaracak bir el bekliyor, tahlihsizlik ve kısmetsizliğine yanıyor, zamanını orada burada öldürüyor… Karşısına Halit Ayarcı çıkıyor ve İrdal'ın saat ve zamanla ilgili söylediği birkaç sözden feyz alarak yeni projesi olan SAE'ye yelken açıyor. SAE ne, ne işe yarıyor, neden diye sormayın. Tek bilmeniz gereken çok mühim ve lüzumlu bir müessese olduğu. 

Bu romanın Türkiye'nin batılılaşma serüvenini taşladığı hakkında çok yazı okudum. İrdal şeyhlerin, hurefelerin, bilgisizliğin dolu olduğu bir ortamda büyüse de, SAE'nin modernliğinden, ilerlemeden, atılımdan bahsedilse de ben romanın ''modernleşme'' eleştirisi olduğunu düşünmüyorum. Bence bu roman moderncilik olsun gelenekselcilik olsun değişmeyen bir kafa yapısını tiye alıyor. Bu kafa şekilci, gösterişçi, iki yüzlü, çıkarcı, kolaycı bir kafa. Çünkü hazır lopçuluğu, tembelliği ve iki yüzlülüğü İrdal'ın SAE öncesi geleneksel diyeceğimiz hayatındaki pek çok karakter de görüyoruz. Hatta SEA gibi müthiş bir boş beleşliğin Batı başta olmak üzere tüm dünyada popülerleşmesi de bizim batılılaşmamızın sakatlığından ziyade bu durumun insanlığın sorunu olduğunu gösteriyor.



SAE'nin en güzel tarafı [spoiler] ne SAE binasının saçma sapan şekilde bu konuda en ufal liyakata sahip İrdal tarafından tasarlanmasını destekleyen SAE çalışanlarının söz konusu kendi kooperatifleri olunca isyan etmesi ne de İrdal'ın ikinci eşi Pakize'nin verdiği röportajda çelimsiz ve okumamış İrdal'ı ata binip müzaik aleti çalan ve şiirden hoşlanan bir salon erkeği olarak tarif etmesi [spoiler], en güzeli Tanpınar'ın üslubu. Kara mizahın en koyusunun tatlı-acı tadı damağınızda kalarak okuyorsunuz. Bazen öyle bir şey söylüyor ki (mesela memleketten hiç gitmeyen hürriyetin habire yeniden gelmesi!) hem fikrin, hem söyleyişteki inceliğin, gücün ve kıvraklığın karşısında selam duruyorsunuz. İçi tıka basa dolu olan bu söyleyişi okuyup geçmek mümkün değil, düşünmeniz, aklınızı vermeniz, dikkat etmeniz gerekiyor. Bu yüzden okuyucuyu da koşturan, pek de kolay okunmayan bir kitap. Yalnız hangi iyi kitap emek istemiyor ki? Emek verilmiş bir yazıyı okumak da emek ister bence.

Romanın bence tek aksayan tarafı, temposu. İlk 80-90 sayfa yavaş ilerliyor ve yukarıda bahsettiğim emek isteyen anlatımla birleşince yıldırıcı olabiliyor. Sıkın dişinizi. Ayrıca bu roman için Tanpınar'ın diğer romanlarının (özellikle Huzur) yanında abartılmış (over-rated) diyenler de var. Ben Tanpınar'ın diğer romanlarını okumadım ama hemen herkesin en sevdiği romanın SAE olmasını da abartılı buluyorum. Özellikle çalışma hayatına atılıp bazı şeyleri görmeden insanın kendinden bir şeyler bulacağı, ''gerçekten de yaa!'' diyeceği bir roman değil. Bu konuda bir edebiyat profesörünün bütün çocuklar sosyal medyada en sevdiğimiz kitap SAE diyorlarmış, tabi öyle derler başka kitap okumamışlar ki onu da biz zorla derste okuttu başka şeyler okusalar onu da severler mealinde bir açıklamasını duymuştum. Hocaya hak veriyorum. Gerçekten sıkı roman ama biraz sakin olalım :)

Ben Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün okuyucu açısından gidişini bir trene benzetiyorum. Çok ağır hareketlerle başlıyor, bir süre çıkardığı sesin ve deviniminin hakkını veremeyen bir hızla gidiyor sonra rayına oturup güçlü şekilde ilerliyor. Son durağa geldiğinizde güzel bir yolculuk geçirmiş olarak, halinizden memnun ama yolculuktan yorulmuş şekilde trenden iniyorsunuz. Tavsiye ediyorum. 

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Parfümün Dansı


Bazı romanlar var ki bir dönem bir çevrede çok püpüler oluyor, okumayanlar kınanıyor, kendilerini eksik hissediyor. Tom Robbins'in Parfümün Dansı adlı romanı da işte böyleydi. Bu romanı okuyan arkadaşlarım Robbins'in diğer kitaplarını da okumaya başlıyor, bana da sürekli bu romanı övüyordu.

Sonunda yurtdışına uzun süreli gitmeden önce yanıma Türkçe bir şeyler almak için kitapçıda dolaşırken Parfümün Dansı'nı gördüm ve bilinçaltıma yerleşmiş ''iyi kitap'', ''çok güzel'', ''orijinal'' fikirleri bana kitabı aldırdı.

Roman iki izlekten oluşuyor, birinde belki bugünden bin yıl önce ölümden kaçan, yaşamaya aşık bir çiftin, Alobar ve Kudra'nın macerasını okuyoruz. İkincisi ise günümüzde parfüm sevdalısı bir grup insanla ilgili. Bunlar birbirlerinden habersiz Kudra'nın parfümünün formülünün peşinde koşuyorlar. Kıtaları, çağları aşan bir macera başlıyor.

Roman çok yaratıcı, masalsı bir kurguya sahip. Sadece kurgusu değil anlattığı fikirler de ilginç. İnsan sırf ölmeyi unuttuğu için ölümsüz olabilir mi? Duygular ve akıl mutlaka birbiriyle çelişir mi? Tanrı Pan'ın (evet romanda o da var) gücünün azalışı, hırçınlaşıp sıradanlaşması, insanların kendi tanrılarını kendilerinin yaratıp yok etmesi, insanın doğayla ve duygularıyla olan ilişkisi ve modern çağların ruhuyla ilgili çok şey anlatıyor.

Romanın anlatımı da neşeli. Bazen yazarın yaptığı şakalar bazen kurduğu absürd sahneler insanı gülümsetiyor.  Kafa yapacak şey bulamayınca çarığı dürüp tüttürmeye başlamak komik değil mi? 

Yine de romanı beğenmedim (haydaaa). Çünkü okumaya çok konsantre olduğum, her gün mutlaka okumak için özellikle zaman ayırdığım bir dönemde bile romanı bitirmekte çok zorlandım. Çok ilginç ve hızlı başlayan roman henüz ortasına geldiğimde sıkıcılaşmıştı. Öykü akmıyor, roman beni sürüklemiyordu. Olaylar bir bekleme veya tekrar etme halindeydi. Sonuna kadar da böyle devam etti. Kitabı aynı zamanda okuduğum arkadaşım romanı bitiremedi. Bense gerçekten o dönemki müthiş okuma şevkimle bitirebildim. Final de mutlu ve etkileyicilikten uzaktı.

Şimdi bu kitabı okuyuşumun üstünden yıllar geçti ve elime alıp sayfalarını karıştırdığımda birkaç sahne dışında bende iz bırakmadığını görüyorum. Robbins kötü bir yazar mı? Asla. Parfümün Dansı kötü bir roman mı? Hayır. Bende iz bırakmayan, yükseltilen beklentilerle okunmaması gereken, çok sevenlerin bile okumaya devam etmekte zorlandığı bir roman o kadar.