14 Haziran 2016 Salı

The Secret Life of Bletchley Park


Bir pazar sabahı miskince oturmuş çayın demlenmesini ve ekmek almak için dışarı çıkan kahraman kişinin dönmesini bekliyordum. Hafta içi manasız yere (bkz. ders çalışmak yerine yapılan saçma hareketler) 2016 yılında oturup 2014 Oscar Töreni'ni izlemiştim. Oradan aklımda kalan filmleri Youtube'a yazmaya başladım. Bir baktım ki The Imitation Game'in ''full hd'' karşımda. Gerçek hikayelere bayıldığım için İngiltere'nin II. Dünya Savaşı sırasında Enigma başta olmak üzere düşman kriptolarını kırmak için oluşturulmuş merkezi Bletchley Park'ta Alan Turing'in yaptıklarını ve eşcinselliğinin ortaya çıkışıyla başına gelenleri anlatan bu filmi de izlemeye başladım.

Film bitince fark ettim ki Bletchley Park'ı anlatan bir kitap almış neredeyse bir yıl önce. Filmi zevkle izlesem de bazı gerçekçi olmayan noktalar dikkatimi çekmişti. Ardından izlediğim yorumlar da filmin olayı çarpıttığını söylüyordu. Ben de Alman ve Japonların kriptolu mesajları nasıl çözüldü, düşünen makinelerin temeli nasıl atıldı, ortam nasıldı gibi soruların cevabını bulmak için Sinclair McKay'in The Secret Life of Bletchley Park adlı kitabını okumaya başladım.

Kitap 24 kısa bölümden oluşuyor. Bazı bölümler Bletchley Park'ın nasıl kurulduğu, ilk çalışanların nasıl seçildiği ile ilgili. Sonraki bölümler hem biraz kronolojik gelişmeleri anlatıyor hem de Bletchley Park'taki sosyal ve kültürel hayat, Bletchley Park'ın savaşa etkisi, İngiliz şifre çözücülerin müttefiklere bakış açısı gibi konulara değiniyor. Son bölümler ise savaşın bitişi, Bletchley Park çalışanlarının barış zamanı hayatlarına geçişi ve Bletchley Park'ın geride bıraktığı miras meselelerini ele alıyor. 

McKay kitabı yazarken sık sık eski Park çalışanlarının ifadelerine başvuruyor. Anlatım  çoğu zaman ''Gazi X o günleri şöyle anlatıyor. Şimdi de Lady Y ise bakın ne diyor...'' şeklinde devam ediyor. Kitapta şifre çözümüne veya üretilen teknolojiye dair en ufak teknik bilgi verilmiyor. Sanki yazar o işi hiç anlamamış, anlamaya da hiç zahmet edememiş gibi söz o noktaya geldiğinde ''son derece zor şifreler'', ''karmaşık hesaplamalar ve titiz çalışma'' gibi genel geçer sözlerle konuyu geçiştiriyor. 

Ayrıca sık sık Bletchley Park'ın Alman Enigması'nı çözmesinin II. Dünya Savaşı'nı 2 yıl kısalttığı söylense de pek başka bir değerlendirme yapılmıyor. Mesela diğer ülkeler şifre kırma konusunda ne gibi çalışmalar yapıyordu, Bletchley Park onlara kıyasla ne açılardan üstündü gibi konulardan hiç bahsedilmiyor. Genelde anektotlara dayanan kitap Bletchley Park'ın magazini gibi de diyebiliriz.

Kitabın analitik bir yapısı olmaması bölümler içinde konuların bazen dağılmasına bazen de kitap boyunca aynı şeylerin tekrar tekrar anlatılmasına neden olmuş. Dili kolay anlaşılır olsa da bu nedenle ve kitapta beklediklerimi bulamamanın da etkisiyle kitabı okumakta çok zorlandım. 322 sayfalık kitabı 2 ayda bitirebildim.

Özetle Sinclair McKay'in The Secret Life of Bletchley Park'ı çok ilginç bir konuyu işliyor, enteresan estantaneler sunuyor. Yalnız kitabın zaman zaman tekrara düşmesi, teknik ve tarihi analizden yoksun oluşu, bu açıdan Bletchley Park magazininden öteye gidememesi hayal kırıklığı yaratıyor.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri



Gary Small özellikle yaşlanma üzerine çalışan, araştırmacı bir psikiyatrist. Eşi Gigi Vorgan ise senaryo yazarlığı ile uğraşıyor. Bu ikilinin tecrübesi ise Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'nde toplanmış. Kitap 15 kısa hikayeden yani vakadan oluşuyor. Her bir bölümde bir hasta Dr. Small'un karşısına çıkıyor, ilginç vakaya tehşis konuyor ve bölüm çıkarılacak ders veya akılda kalması istenen bilginin tekrarlanmasıyla son buluyor.

Vakaların bazıları çok ilginçken bazılarını ilk paragraftan tahmin edebiliyorsunuz. [spoiler] Örneğin kolunu kesmek isteyen adam veya evden çıkmaya korkan adam çok ilginç vakalardı. Sosyopat koca ise daha tanıdıktı. Hatta o kadar tanıdıktı ki bir arkadaşımın eski erkek arkadaşının sosyopat olduğuna karar verdim. Zaten bir sıkıntı olduğunu ilk günden hissetmiştim![spoiler]

Kitabın hoş bir özelliği, her bir vakada Dr. Small'un doktorluk kariyerinin farklı bir aşamasını görmemiz. bu açıdan kitap sadece psikiyatrik vakalar kadar bir psikiyatristin duygu ve düşünceleri ile başından geçenleri de (mesela kıdemlileri alttan alma, üniversitede bir pozisyon bulma veya araştırmasına destek arama) anlatıyor.

Dr. Gary Small ve Gigi Vorgan
Kaynak: http://www.drgarysmall.com/gary-and-gigi/
Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'nin amacı insanın zihninin de rahatsızlanabileceğini, bunun doğal ve çözülebilir bir sorun olduğunu, asla utanılmaması gerektiğini anlatmak. Yani kitap bir farkındalık yaratma, psikiyatri konusunda bir genel kültür yaratma projesi. Bu açıdan psikiyatri hakkında geniş kapsamlı ve detaylı bilgiler almayı ya da sorunlara çözüm önerileri bulmayı umuyorsanız, bu kitap size göre değil.

Kitabın çok sade ve akıcı bir dili var. Yorgunken, zihniniz doluyken veya ağır bir şeyler okumak istemediğinizde okuyabileceğiniz bir kitap. Belki çok heyecanlı ve sürükleyici değil ama kolay okunduğu için de çabucak bitireceğinizi tahmin ediyorum.

Bence bu kitap mutlaka okunması gereken bir kitap değil ancak ne çok boş beleş bir şey okumak ne de kendinizi yormak istediğimizde tercih edebileceğiniz bir kitap. Kolay okunması ve aklınızda iki satır da olsa bilgine bir şey katabilecek olması da artıları.

14 Mart 2016 Pazartesi

Seyrek Yağmur


Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı'nın son romanı. Bu yılın 8 Ocak'ında piyasaya çıktı. Sanırım ben de iki gün sonra kitap fuarından satın aldım. 

Seyrek Yağmur Rıfat'ın başından ve aklından geçenlerden oluşan bir anlatı. Rıfat hayatın kıyısında duran bir hikayeye dahil olamayan bir kitapçı. Hayatı geçiyor ama sanki o yaşamıyor, seyrek yağmurun damlaları aynı kaba damlamıyor. Biz de bu kitapta o damlaları/anları görüyoruz.

Temadan da anlaşılacağı üzere kitap kısa, bazen birkaç satırlık anlatılardan oluşuyor. Bunlar birbirinden kopuk, tamemen anlamsız olmayan ama bir bütün de meydana getirmeyen parçalar. Roman size Rıfat'ın hayatını seyrek bir yağmura benzetişini, bir hikayesi olmadığı fikrini yaşatarak gösteriyor.

Bıçakçı'nın onu çok seven bir okur kitlesi var ve bu roman da hevesle bekleniyordu. O yüzden şimdiden internet aleminde pek çok yorum bulmanız mümkün. Benim anladığım pek çok okurunun hevesi kursağında kalmış. Tam olarak yaşanan bu. Bu hoşnutsuzluk sadece ikinci bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz olmadı diye mi oluştu?

İlla ki bu beklentisi karşılanmadığı için üzülen okuyucular olmuştur ancak ben Seyrek Yağmur'un topallayan başka bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bazı yazılar sanki o finaldeki afilli cümle için girizgah olarak yazılmış. Bazıları parçalar tam anlamlı gelirken yeniden anlaşılmazlığa savrulmuş. Romanın parçalanmış anlatımından değil bu sıkıntım. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'yı da okumuş, o parça parça anlatımı, herkesin askıda kalışını, öykünün yavaş yavaş oluşmasını ama tamamlanmayışını sevmiştim. Oysa bu sefer parçalar sanki bir romanda altı çizilmiş satırların derlemesi gibi. Hani bilmediğiniz bir konuda kitabın sadece altı çizili yerlerini okursunuz da bir şey anlamazsınız ama o satırların önemli olduğunu da bilirsiniz ya, öyle. Bu his içinde ne Rıfat'ı anlayabildim, ne neden hayatının bir seyrek yağmura döndüğünü idrak ettim, ne kendimden bir şeyler buldum. Hatta 100 sayfalık kitabı okuyamadım, okumam bir aydan uzun sürdü.

Seyrek Yağmur'u okumayı düşünüyorsanız bir kitapçıya gidin ve rastgele bir sayfasını okuyun. Böyle ortasından okudum, konuyu bilmiyorum, gösterge olmaz diye düşünmeyin. İlginç şekilde tüm kitap boyunca sabit şekilde o tadı alacaksınız kitaptan.

2 Mart 2016 Çarşamba

Birand: Bir Ömür Ardına Bakmadan


Mehmet Ali Birand hep popüler bir gazeteci olmuştur. Ben yaşım nedeniyle belki de neden bu kadar popüler olduğunu anlayamamıştım. Efsanevi 32. Gün günlerini bilmiyorum, o zamanlar neden bahsedildiğinden anlamayacak kadar küçüktüm. CNN Türk ve Kanal D'deki anchorman'lik performansı ise beni etkilemedi. Bu yüzden de Birand'ı biyografisi okunması gereken mühim bir isim olarak görmedim.Yine de Can Dündar'ın kaleme aldığı Birand: Bir Ömür, Ardına Bakmadan isimli Birand biyografisini okudum ve fikrim değişmedi. Yalnız bu kitapla Birand'ın neden bu kadar popüler olduğunu anladım.

Can Dündar şu sıralar çok daha önemli başka gazetecilik faaliyetleriyle gündemde olsa da belgeselleri ve biyografik çalışmalarıyla ünlü bir isim. Aynı zamanda Birand'ın öğrencisi ve iş arkadaşı. Kitap boyunca Birand'ın şanslı ve şanssız anlarına şahit oluyorsunuz. Bence Can Dündar gibi bir ismin biyografisini yazabilmiş olması Birand'ın şanslı anlarından. Çünkü Dündar son derece güzel iş çıkarmış.    Öncelikle kitap çok akıcı. Bir seferde hiç yorulmadan 70-80 sayfa okuyabiliyorsunuz. Dündar belki de metin yazarlığının getirdiği yetenekle konuşur gibi kısa cümleler kullanmış. Paragrafları 4-5 cümleden oluşuyor. Bu sırada da okuduğunuz kesinlikle yavan bir metin değil. Güzel benzetmeler, yerli yerinde kullanılmış deyimler ve güçlü ifadelerle dolu. 


Dündar'ın anlatımında beğendiğim başka bir nokta da çok yakın olduğu halde Birand'a objektif yaklaşmaya çalışması oldu. Pek çok yazar özellikle konusu olan kişiyle tanışıyorsa, o biyografi için tanışmış bile olsa o kişiyi yerli yersiz övmekten geri duramıyor (Örnek: Güral'ın Tornası). Dündar ise Birand'ın kötü bir aile babası olduğunu kıvırmaya çalışmadan söylüyor, bazen gazetecilikle ilgili tercihlerini eleştiriyor, yöneticilikteki başarısızlığının üstünü kapatmaya çalışmıyor.

Birand'ın hayat öyküsüne dönersek; yer yer etkileyici bulsam da genel olarak çok çarpıcı bulmadım. Yukarıda bahsettiğim gibi kitap Birand'ın neden popüler olduğunu anlamamı sağladı; 1960 darbesi,  Kürt meselesi, AB ile ilişkiler gibi daha önce diğer gazetecilerce çokça işlenmemiş konuları işlemesi, dünyada hangi lider ve önemli kişi varsa hepsiyle röportaj yapmış olması Birand'ı bu kadar popüler kılmış çünkü gündemi takip eden değil belirleyen işler çıkarmış. Aynı zamanda kitabın dönemi anlatması ve gazetecilik gibi bilmediğim bir dünyanın detaylarından bahsetmesini de ilgi çekici buldum. 

Özetle, Birand: Bir Ömür, Ardına Bakmadan'ın konusu ilginizi çekerse anlatımdan yana şüpheniz olmasın alıp zevkle okuyun.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Kötü Şöhretim


Kötü ŞöhretimKate Manning'in kaleminden 19. yüzyıl sonunda New York'ta geçen bir tarihi roman. Romanın esin kaynağı 1800'lerin ikinci yarısında New York'ta yaşamış Ann Trow Lohman, nam-ı diğer Madam Restell, adında kürtaj ve doğum kontrol hizmetleri de sunan bir kadın hastalıkları uzmanı. Ann Trow Lohman 40 yıl boyunca New York'un en seçkin ve zengin hanımlarına hizmet verdikten sonra 67 yaşında bir ahlak polisinin çabalarıyla yargılanmış, hüküm günü intihar etmiş.

Fazlasıyla özet geçtiğim bu hayat kahramanımız Axie Muldoon'un hayatıyla hemen hemen aynı. Axie'yi Lohman'dan ayrıran şey sokaklarda büyümüş, kardeşleri başka ailelere evlat verilmiş, annesini bir doğum sonrası bakımsızlık yüzünden kaybetmiş İrlandalı bir kız olması. Yazarın Axie'ye farklı bir geçmiş yaratması birçok fonksiyonu yerine getirmiş. Birincisi doğum kontrolünün olmamasının acısını çeken çocuklardan olan Axie'nin ebelik kariyerine anlam kazandırmış. İkincisi Axie'nin çalışkanlık, cesaret, inatçılık, güvensizlik, gösterişçilik ve tatlı sözlerle kolay manipüle edilmesi gibi kişilik özelliklerine çok güzel bir çerçeve sağlamış. Üçüncü olarak Axie'nin fakir İrlandalı sokak çocuğu geçmişi toplumun iki yüzlüğü ve kadınların doğurganlıklarını kontrol edememeleri nedeniyle çektikleri acılar temalarını güçlendirmiş.


Manning romanı Axie'nin ağzından yazarak Lohman'ın bilinmeyen iç dünyasını olumlu bir şekilde yeniden yorumlamış. Zamanın gazete haberleri ve mahkeme kayıtlarındaki nefrete varan olumsuz söylemin aksine onu doğru bildiğini yapan, şefkatli, inatçı, cesur biri olarak yansıtmış. Bunu yaparken de çok ince noktalara değinmiş. Mesela onu ahlaksızlık ve katillikle suçlayanların arasında 15 kişiyi intihara sürüklemekle övünenlerin, himayesi altındaki kızlara tecavüz edenlerin, metresleri kürtaj olsun diye Axie'ye binlerce dolar teklif edenlerin olması… Ya da ebelik ve kadın doktorluğu işinin mutlaka sınırlı sayıdaki üniversite eğitimli doktor tarafından yapılmasını savunanların asıl amacının rekabeti ortadan kaldırarak çok para kazanmak olması… Kadınların eğitim alamadığı, hizmetçilik ve hayat kadınlığı dışında bir iş yapamadığı bir ortamda kadınların bedenleri üzerindeki kontrolü tamamen kaybetmiş olması ve ortalıkta onların hakkını koruyacak kimsenin de bulunmaması…

Roman gereğinden falza uzun olsa da ve ara sıra tekrara düşse de son derece akıcı ve kolay okunuyor. İmla hataları okuma zevkini önemli derecede bozmuyor. Türkçe çevirisine çok emek verildiği belli ancak yine de ara ara metin çeviri kokuyor.

Özetle, Kötü Şöhretim'in hem konusunu hem konunun işleniş şeklini beğendim. Kate Manning sadece Lohman'ın hayatını değil dönemin toplumunu da araştırarak çok emek vermiş. Ufak tefek aksaklıklarına rağmen sürükleyici anlatımıyla zevkle okunacak bir roman. Tabi kürtaj karşıtı değilseniz.



Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için KRP Yayıncılık tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim. 

18 Şubat 2016 Perşembe

Face Paint: The Story of Makeup


Bir gün Helena Rubinstein ile Elizabeth Arden arasındaki düşmanlığa varan hararetli rekabet hakkında bir şeyler araştırıyordum. Aradığımı internette bulamadım, tespit ettiğim kitaplarsa ya erişemeyeceğim yerlerdeydi ya da çok pahalıydı. İnternete makyajla ilgili bir şey yazıp da Youtube'un güzellik guruları dünyasına düşmemeniz imkansız. İngiliz makyöz Lisa Eldridge de Youtube kanalı olanlardan. Ben de beğendiğim ama okuyamadığım kitaplardan birinin yazarı olan Madeleine Marsh ile Lisa Eldridge'in yaptığı bir röportajı onun kanalında izledim. Tadı damağımda kaldı, bir umutla Eldridge'in kitabını aldım.



Face Paint: The Story of Makeup esas olarak iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde kırmızı, siyah ve beyaz teması etrafında geçmişten günümüze dünya medeniyetlerinde güzellik algısı, makyaj uygulamaları, kozmetik ürünler ve bunların o toplumun kültürüyle bağlantısı anlatılıyor. Bu bölüm ara sıra ilginç bilgiler içerse de (mesela uzak doğuda dişleri siyaha boyamak çok önemli bir uğraşmış bir zamanlar) genel olarak batı merkezli, yüzeysel ve bu yüzden de düşük tempolu kalıyor.

İkinci bölüm bildiğimiz anlamda kozmetik sektörünün gelişimini anlatıyor. Belki de benim aradığım türden şeyler bu bölümün başında yer aldığı için ben ikinci kısmı daha çok sevdim. Yalnız ikinci bölümün ikinci kısmı ruj, allık, rimel, pudra gibi makyaj malzemelerinin gelişimini anlatırken daha önceki bölümleri tekrara düşmekten kurtulamamış gibi geldi. Ayrıca yazar pek çok yerde en heyecanlı yeri atlamış gibiydi; örneğin sinemada özel efekt için kullanılan bir malzemeden bahsederken nasıl olduğunu söylemeden konuyu işte bu da daha sonra kadınların günlük makyaj çantasına girdi diyip geçiyordu. 


Kitabın baskısı, fotoğrafları harika. Özellikle eski kozmetik ürünlerini, reklam ve makyaj örneklerinin resimlerini uzun uzun inceledim. Bazı fotoğraflarda fotoğraf altı yazısı yoktu, bazıları ana metinden alınmış bir cümleydi ve fotoğrafı yeterince açıklamıyordu; bu konuda da daha iyisi olabilirdi diye düşünüyorum.

Face Paint fotoğrafta gördüğünüz gibi ana metnin içine yerleştirilmiş kutucuklarla doluydu. Bu bölümlerdeki bilgileri çoğu zaman ana metinden daha ilgi çekici buldum. Yalnız metnin sık sık kutularla bölünmesi okuma ritmimi çok bozdu.

Özetle konuyu, kitabın bir kısmını be fotoğrafları beğendim ama metnin yüzeyselliği ve sık sık kendini tekrar etmesi benim için hayal kırıklığı oldu. Eldridge'in kitabının tanıtımını yaptığı bir videosunda aslında anlatmak istediği çok şey olduğunu ancak kitabı kısaltmak zorunda kaldığını ve çok zorlandığını söylüyordu. Ben yine de Eldridge'in bütün anlatmak istediklerini 200 küsür sayfaya sıkıştırmaya çalışırken hata yaptığını düşünmüyorum. Bence Eldridge okuyucusuna yeterince güvenmemiş, daha teknik, daha detaylı ve daha tarih kokan bir kitabı kaldıramayacağını düşünmüş. Keşke okuyucusuna biraz daha güvenseydi. Ya da belki o haklıdır ve benim Madeleine Marsh okumam gerekiyordum.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Sardunya Kokan Kadınlar


Zaten kadın öykülerine bir ilgim var. (Bakınız: Kadının Adı Yok, Kadın Öykülerinde Ankara, Feminizmin ABC'si, Feminizm, Altın Defter, Kendine Ait Bir Oda ve henüz yazmadıklarım.) Bir de Sardunya Kokan Kadınlar'ın telif geliri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na bağışlandığını fark edince elbette okudum.

Mine Engin Tekay'ın kısa öykülerinden oluşan bu kitap bir iki istisna dışında kadınların ezilmişlik hikayelerini anlatıyor. Sadece fiziksel şiddeti değil hor görülmenin, önemsenmemenin, emeğini sömürülmesinin, fakirliğe mahkum edilmenin psikolojik şiddetini konu ediniyor. Kitapta hem herkese karşı tek başına ayakta kalan kadınları hem de dayanamayıp kendini boşluğa bırakanları buluyorsunuz. Bu açıdan yazar geniş bir yelpaze sunuyor.

Yalnız öykülerin kapsayıcılığını örseleyen bir şey var: Öykülerdeki kadınların profili genelde birbirine benziyor. Ben en yakınlarının tacizine uğramış bir kız çocuğunu, lezbiyen olduğunu herkesten saklamaya çalışan genç kızı, bir hayat kadınını, çok çalışıp terfi edemeyen beyaz yakalıyı ve diğer kadınları da okumak isterdim. Yine de yazarı bu açıdan yeremiyorum çünkü bazı öykülerden açıkça anlaşılabildiği gibi bunlar yazarın kendisinin yaşadığı veya etrafında gözlemlediği şeyler. Engin Tekay her kahramanını ve onun acısını içinde hissederek yazmış. Belli ki Sardunya Kokan Kadınlar biraz şundan biraz bundan denerek oluşturulmuş bir proje değil, yazarın yüreğinden kabarıp taşanların eseri.

Kitapla ilgili tek eleştirim yazarın pekmez gibi bal gibi üslubuna. Aslında kafiyeli, şiir gibi, güçlü bir anlatımı var öykülerin ama bu öyle edebiyatlı bir tarz ki… öykülerin iç burkan atmosferi ve yer yer kendini tekrar eden paragraflarla birleşip iyice ağırlaşıyor. Bir kaşık yerseniz çok güzel ama iki üç kaşık yiyemiyorsunuz, içiniz bayılıyor. Üstelik yazar çoğu hikayeyi birinci tekil kişinin ağzından anlatmasına rağmen bu karakteristik anlatımını hiç değiştirmiyor. Kahramanımız çocuk, kalbi kırık bir yaşlı kadın veya genç bir anne de olsa sanki hep aynı kişi konuşuyor.

Özetle Engin Tekay'ın içinden geçenleri cesaretle anlatmış olmasını, duyarlılığını, duygusunu okura geçirebilmesini beğendim. Ah bir de daha sade, hepsinden de önemlisi öykülerin kahramanlarına uyan daha gerçekçi bir dili olsaydı...


Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için Net Kitap tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim. 

11 Ocak 2016 Pazartesi

10. Ankara Kitap Fuarı'ndan Notlar




Ankara'daki kitap fuarlarına yıllardır giderim. İlk kez geçen sene hiç fuara gitmedim, çünkü soğudum fuardan ama bu sene yine ''kahretsin aklımdasın ve sen bunun farkındasın'' diyerek yola düştüm. Siz de 10. Ankara Kitap Fuarı'na gitmeyi düşünüyorsanız, gidip de başkalarının yorumunu merak ettiyseniz buyrun:

  • 10. Ankara Kitap Fuarı 17 Ocak'a kadar açık. Her gün saat 20.00'ye kadar ziyaret edebilirsiniz. Yine büyük gizlilik içinde gerçekleştirilen fuarın haberini almak biraz zor oldu ama detaylarına www.eylulfuar.com adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Fuar ATO Congressium'da. Congressium güzel ferah bir fuar alanı. Şehir merkezine yakın ama toplu taşıma ile ulaşılması zor. Ziyaretçi azlığında rolü var mı bilmiyorum. Araba ile gidecekler için: bazı etkinlikler sırasında Congressium'un otoparkı ücretli oluyor ama bugün ücretli değildi.

  • Fuara giriş 2 liraymış. Hayır neden ücretsiz olamıyor onu anlamıyorum. 4 kişik bir ailenin fuara girmek için bir kitap parasını bilete vermesi benim hoşuma gitmiyor.

  • Fuar alanına girdiğimde hemen elime bir broşür tutuşturdular. Fuar alanının krokisi sanarak önemsemedim ve hemen gezinmeye başladım. Meğer plan sandığım şey bir gayrimenkul projesi reklamıymış. Sizce de fuar planının danışmanın arkasında bir yerlere saklanıp hemen girişte  fuarla ilgisiz reklamlar dağıtılması saçma değil mi?

  • İndirimler her zamanki gibiydi, yani okuyucuyu heyecanlandıracak cinsten değildi. İletişim'de %20, NTV Yayınları, Evrensel ve İthaki'de %25 indirim vardı. Ara sıra %30-35 indirimler görsem de özellikle popüler yayın evlerinde indirimler bu oranlardaydı. En yüksek indirim oranı %50 ile Aylak Adam'ın standındaydı.

  • Sahaflara ayrılmış bir bölüm vardı. Özellikle aradığım bir kitap olmadığı için şöyle bir dolaştım, kitap fiyatları uygundu. Yalnız sanki daha önce fuarın en güzel kısmı olan sahaflara da o sönüklük bulaşmıştı.

  • Sınav kitaplarının fuarı işgal etmemesi iyi olmuş. 

  • Fuara Pazar akşamı gittim. Herkes evine gidip dinlenmeye mi çekilmişti bilmiyorum ama fuar alanı bence boştu. Fuarın kapanmasına hala 1 saat varken bir ara o kadar sessizlik oldu ki kitap fuarı değil kütüphane diye düşünmeye başladım. Yine de fuarın son hafta sonu daha yoğun olur diye tahmin ediyorum.

  • Yayın evlerinin katılımı çok düşüktü. Hangi yayıncıların katıldığını BURADAN görebilirsiniz. Ben de eksikler arasından ilk aklıma gelenleri sayayın: Can Yayınları, Doğan Kitap, Remzi Kitabevi, Altın Kitap, Ayrıntı Yayınları, Siren Yayınları, April Yayıncılık, İmge Kitabevi, Yordam Kitap, Domingo Yayınevi…

  • Ankara Kitap Fuarı'nı hep daha kötüye gidiyor. Bu yıl fuar heyecansız, yavan, boş geldi bana. Geçtiğimiz yıllarda ziyaretçinin ilgisizliğinden şikayet edenler şimdi ne düşünüyor merak ediyorum. ''Ankaralı okumuyor, kitap sevmiyor'' diye kestirip atabiliriz, kolay da olur ama ben bu fuar işinin becerilemediğini Ankaralının da giderek bu işten soğuduğunu düşünüyorum. Geçen sene ben de gitmemiştim fuara, kitap sevgimin olmadığını da söyleyemeyiz. Bu sene fırsat oldu gittim ama seneye yeniden gitmek için hiçbir istek uyandırmadı bende. Soran olursa da aman mutlaka git demem. 

  • Bu yıl fuarın benim için tek kazancı Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık oldu. Daha önce duymuş ama hiç kitaplarını incelememiştim. Bu sefer stantlarını baya karıştırdım. Hem kitaplar, hem kapaklar, hem de stanttaki görevliker çok hoşuma gitti. Üstelik fuarın en büyük indirimi (%50) de bu stanttaydı. Steven Millhauser'in Barnum Müzesi'ni aldım. İyi Asker ve şu an adını hatılayamadığım, adını da internette bulamadığım Fransız Devrimi sırasında terör döneminde bir savcıyı anlatan gizemli roman aklımda kaldı. Umarım yakında bir internet sitesi yapıp beni bu dertten kurtarırlar. Eğer fuara giderseniz mutlaka Aylak Adam'a uğrayın, şu gizemli kitabın adını da öğrenip bana yazın lütfen.

  • İlgimi çeken bir başka stant da Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraki Bursa Kültür A.Ş.'nin standıydı. Bursa ile ilgili bu kadar çok kitap olduğunu ben bilmiyordum. Üstelik hepsinin de baskısı çok albeniliydi. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin standının ise ne işe yaradığı belirsizdi. Stantta kitaptan çok insan olması bir yana stanttakiler de kitaptan çok pr materyaliydi.

  • H. G. Wells'in Zaman Makinesi'ni de adım. Yıllar önce, hatta çocukken okuyup etkilendiğimi hatırlıyorum. Bunun dışında aklımda hiçbir şey kalmadığı için yeniden okumaya karar verip kitabı aldım. Bir de Barış Bıçakçı'nın son romanı Seyrek Yağmur 8 Ocak'ta satışa çıkmıştı. Uzun süredir Bıçakçı okumadığım için neden olmasın diyip onu da aldım. Evrensel'in standında da zaman geçirdim ama kitap alan ben değil arkadaşlarım oldu. Kömür Tutuşunca'yı da okuma listeme ekledim.

7 Ocak 2016 Perşembe

Sineklerin Tanrısı

Bu aralar çok duyduğum ama okumadığım insanın doğası üzerine kitaplar okuyorum. Bkz: Otomatik Portakal. Şimdi de William Golding'in Sineklerin Tanrısı. Hikayemiz şöyle başlıyor: Dünyada nükleer bir savaş süregidiyor. Bir grup İngiliz erkek çocuğu savaştan kaçarken uçakları düşüyor. Güneşi ısıtan, meyveleri doyuran, suları serinletip temizleyen bir ıssız adada buluyorlar kendilerini. Ve insan oğlu çocuk da olsa uslu durmuyor.

İlk bölümler çocukların bir araya gelmesini, Ralph'in liderliğe yükselişini ve adayı anlatıyor. Bu bölümleri okurken romanı beğenmeyeceğimi, her kitabın bir yaşı olduğunu, bu kitabın da orta öğretim çağında okunup dersler çıkarılması gereken bir kitap olduğunu düşünüyordum. Sineklerin Tanrısı'nı kitapçıda gördüğümde almak istememin en önemli nedenlerinden biri çevirmeninin Mina Urgan olmasıydı. Mina Urgan'ın çevirisi değil ama kitaba yazdığı son söz bakış açımı değiştirdi ve romanı okumaya devam ettim. Urgan'ın harika açıklamaları bol bol "spoiler" içerdiği için sizin de aynı şeyi yapmanızı tavsiye etmiyorum. Onun yerine daha az "spoiler" içeren bir şeyleri ben yazmaya çalışacağım.

Sineklerin Tanrısı sembolik anlatıma sahip bir kitap; Satranç gibi, Son Ada gibi. Bu yüzden de yazarın kurgusunda detaylı bir mantık arayışında değilim, bir deniz kabuğundan o kadar ses çıkar mı, dört beş çocuk bir yaban domuzunu öldürebilir mi, ateş yakmanın gözlük merceğinden başka yolu yok mu gibi sorular sormuyorum. Çünkü o güzel, parlak ve kırılgan deniz kabuğu medeniyeti, demokrasiyi, bir hakka sahip olmanın güzelliğini temsil ediyor. Onu unutmak, o yokmuş gibi davranmak çok kolay ama sesi duyulduğunda da kayıtsız kalmak imkansız. 

Ateş ve duman ise bir kurtuluş ümidi, bir idea. Bu idea ısıtıyor, güven ve huzur veriyor ama onu ayakta tutmak durmaksızın emek istiyor. Kontrolden çıktığında da yakıp zarar veriyor.

Ateşin idealogu da Domuzcuk, hem gözlüğüyle hem de söyledikleriyle. Akıllı, erdemli, hep doğruyu bilen ve söyleyen "entelektüel" Domuzcuk herkesten farklı ve bu yüzden dışlanmış. Ama bu durum sadece onu dışlayanların farklı olanı kabul edememesinden kaynaklanmıyor. Domuzcuk da farklılıklarına saklanarak bazı imtiyazlar arıyor, kaytarıyor, gerçeklerden kopuk planlar veya isteklerle ortaya çıkabiliyor. Romanda gerçek adını bilmediğimiz tek karakterin lakabının Domuzcuk olması ile Jack'in liderliğini kabul edenlerin adada durmadan domuz avlaması arasında bir bağlantı var mı, yoksa ben analoji işini biraz abarttım mı?

Romandaki en büyük sembol tabiki sineklerin tanrısı. Sineklerin tanrısının iyiliğin sembolü Simon'a canavar diye bizim dışımızda elle tutulur bir şey olmadığını, cahillik ve korkularla beslenen vahşiliğin, kötülüğün, saldırganlığın içimizde olduğunu söylediği sahne kitabın özeti gibi. Gerçeği sezgiyle gören ermiş Simon'ı sineklerin tanrısının sana inanmazlar, bu adada biz eğleniyoruz, bir haltlar çevirmeye kalkma yoksa seni öldürürüz diye tehdit etmesi hiç de boş blöf değil. Onu öldürecekler içinde Ralph ve Domuzcuk'un da sayılması üzerine düşünülmesi gereken bir nokta.

Şimdi Sineklerin Tanrısı'nın neden okunması gereken kitaplardan biri olduğunu anlıyorum. Golding'in bitmek tükenmek bitmeyen ada betimlemeleri, temposu düşük anlatımı ve ne anlatmak istediğini çözemediğim finaline rağmen bu roman insan doğası ve sosyal davranış üzerine düşündürdüğü için güzel. Mina Urgan'ın son sözü belki daha da güzel.

3 Ocak 2016 Pazar

2015 Yılı Raporu

Kitap Notları'nın 31 Aralık 2016 tarihi itibariyle biraz geç de olsa dördüncü yıllık raporunu arz ederim.

OKUNANLAR

17 kitap okudum: 11'i roman, diğerleri biyografi (1), anlatı (1), gezi (2), araştırma (1), öykü (1)... 

Bu yıl yine istediğimden az kitap okudum, bu sefer de sorumlu yoğunluk. Son birkaç yılda hiç olmadığım kadar yoğunum. Üstelik bu zihin yorgunluğuna neden olan, beni birkaç parçaya bölen bir yoğunluk olduğu için istediğim kitapları veya istediğim kadar çok okuyamıyorum.

Okuduklarım içinde en sevdiğim üç ise şöyle:
          3. The 500 - Matthew Quirk

Bu yıl okuduğum kitapların 4'ü İngilizceydi. İkisinin Türkçe tercümesi olmadığı için yazısını yazıp yazmamak konusunda kararsız kaldım ki bence aslında kayda değer kitaplardı. Yazsam mı acaba?

Bu yıl kütüphane kullanmadım ama okuduğum kitapların birini arkadaşımdan ödünç aldım, 2'sini takasla almıştım, 2'sini de ikinci el satın almıştım, 4'ünü de yayın evleri göndermişti, biri de hediyeydi… Zaten birazdan göreceksiniz bu yıl kitap almadım hala stoktan tüketiyorum.


KİTAP TRAFİĞİ

Bağışlanan kitaplar.

Bu sene kaç kitap geldi kaç kitap gitti takip etmek neredeyse imkansız. Yayınevlerinin gönderdiği kitaplar hariç 10 - 11 kitap girdi kitaplığıma. 4-5 tane de başkalarının kitaplıklarından ''bunu atma bana ver'' diye yağmaladığım kitap var. Yine de o kadar çok okunacak şey var ki elimde… 

Tabi hep bana hep bana olmaz, biraz da vermek lazım: Yılbaşı çekilişiyle birlikte 5 kitabı Kitap Notları'ndan hediye ettim. 17 kitabı da Muş'taki bir liseye bağışladım. Annemin evinden çıkanlarla birlikte elimde 30-40 kitap var değerlendirilmesi gereken. Blog satışı mı yapsam, bir yere mi bağışlasam, takas mı etsem ne yapsam?


KİTAP NOTLARI

Kitap Notları'nda 2015'te bu yazı dahil 18 yazı yayınladı 18 kitap hakkında atılıp tutuldu. Bu sayı çok az. Yine bakınız: yorgunluk ve yoğunluk.

2015'te yayınlanan yazılar içinden en çok Kıyıya Vuran Deniz Kabukları okundu. Çekiliş yazıları dışında en çok yorumu Masumiye Müzesi: Müze ve Roman aldı.

Kitap Notları ise 2015'te yaklaşık 123 bin tık aldı, 330 bin tıka ulaştı. Yazı performansımın bu kadar düştüğü bir yılda bu teveccüh beni utandırdı.

Raporu Twitter ile bitiriyorum: Kitap Notları'nın takipçi sayısı 700 kişi artarak yaklaşık 2800 oldu. Sizi de bekleriz: https://twitter.com/KitapNotlari.