anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri



Gary Small özellikle yaşlanma üzerine çalışan, araştırmacı bir psikiyatrist. Eşi Gigi Vorgan ise senaryo yazarlığı ile uğraşıyor. Bu ikilinin tecrübesi ise Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'nde toplanmış. Kitap 15 kısa hikayeden yani vakadan oluşuyor. Her bir bölümde bir hasta Dr. Small'un karşısına çıkıyor, ilginç vakaya tehşis konuyor ve bölüm çıkarılacak ders veya akılda kalması istenen bilginin tekrarlanmasıyla son buluyor.

Vakaların bazıları çok ilginçken bazılarını ilk paragraftan tahmin edebiliyorsunuz. [spoiler] Örneğin kolunu kesmek isteyen adam veya evden çıkmaya korkan adam çok ilginç vakalardı. Sosyopat koca ise daha tanıdıktı. Hatta o kadar tanıdıktı ki bir arkadaşımın eski erkek arkadaşının sosyopat olduğuna karar verdim. Zaten bir sıkıntı olduğunu ilk günden hissetmiştim![spoiler]

Kitabın hoş bir özelliği, her bir vakada Dr. Small'un doktorluk kariyerinin farklı bir aşamasını görmemiz. bu açıdan kitap sadece psikiyatrik vakalar kadar bir psikiyatristin duygu ve düşünceleri ile başından geçenleri de (mesela kıdemlileri alttan alma, üniversitede bir pozisyon bulma veya araştırmasına destek arama) anlatıyor.

Dr. Gary Small ve Gigi Vorgan
Kaynak: http://www.drgarysmall.com/gary-and-gigi/
Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'nin amacı insanın zihninin de rahatsızlanabileceğini, bunun doğal ve çözülebilir bir sorun olduğunu, asla utanılmaması gerektiğini anlatmak. Yani kitap bir farkındalık yaratma, psikiyatri konusunda bir genel kültür yaratma projesi. Bu açıdan psikiyatri hakkında geniş kapsamlı ve detaylı bilgiler almayı ya da sorunlara çözüm önerileri bulmayı umuyorsanız, bu kitap size göre değil.

Kitabın çok sade ve akıcı bir dili var. Yorgunken, zihniniz doluyken veya ağır bir şeyler okumak istemediğinizde okuyabileceğiniz bir kitap. Belki çok heyecanlı ve sürükleyici değil ama kolay okunduğu için de çabucak bitireceğinizi tahmin ediyorum.

Bence bu kitap mutlaka okunması gereken bir kitap değil ancak ne çok boş beleş bir şey okumak ne de kendinizi yormak istediğimizde tercih edebileceğiniz bir kitap. Kolay okunması ve aklınızda iki satır da olsa bilgine bir şey katabilecek olması da artıları.

16 Haziran 2015 Salı

Yeraltında Kırk Beş Sene: Bir Maden İşçisinin Anıları

Adından da anlayacağınız gibi bu kitap bir anı kitabı ama alışık olduklarınızdan değil. Bu kitapta ünlü birinin anıları veya çok mühim bir olaya dair anılar anlatılmıyor.  Bu kitap ancak kazalarla gündeme gelebilen, yüz yıldan fazladır onbinlerce insanın ekmek teknesi olmasına rağmen edebiyatımızda silik bir gölge olarak kalmış bir konuyu işliyor: maden işçileri.

Evvela kitabın yazarı önemli. Ahmet Naim 1921-1967 yılları arasında Zonguldak'ta maden ve madencilerle iç içe çalışmış bir yazar. Hem de önemli bir konuya parmak basan çoğu yazarlar gibi düşünceleri ve yazdıkları nedeniyle 3 kere tutuklanmış, yayınlanmamış tüm eserlerine 1971 sıkıyönetimi tarafından el konulmuş ve iade edilmemiş bir yazar.

Evrensel Basım Yayın'ın yaptığı baskıda iki küçük kitap yer alıyor. Yer Altında Kırk Beş Sene 1936 yılında Bartın gazetesinde tefrika edilmiş bir kitapçık. Kitap Devrek'in Çomaklar köyünden Ethem Çavuş'un 1886-1931 yılları arasındaki madencilik anılarından oluşan bir anı-röportaj.  İkinsici de Bir Yudum Soluk isimli 945 yılında Yedigün dergisinde tefrika edilmiş, Ethem Çavuş ve Ahmet Çavuş'un anılarının öykülenerek anlatıldığı bir eser. Bize yıllar öncesinden birinci ağızdan bilgi taşıyan, benzerinin olmadığını tahmin ettiğim önemli bir kitap.

Kitaptan çok etkilendim. Aslında kitabı okumaya başlamadan önce hazırlıklıydım, çok fena şeyler okumayı bekliyordum ya da ben öyle sanıyordum. Çok yanılmışım çünkü ne kadar da olsa Osmanlı Devleti'nin son döneminde bu topraklarda kölelik kurumu olduğunu öğrenmeyi beklemiyordum. Bu dönemde bölge insanları zorla Fransız sermayesinin açtığı ocaklarda, hiçbir hakka sahip olmadan, hatta yatacak bir yerleri bile olmadan, karın tokluğuna, ölümüne çalıştırılmışlar. Eskaza ellerine para geçecek olursa o da kelle vergisine gitmiş. Cumhuriyetten sonra ise bu sefer sömüren devlet olmuş, o ayrı.

Kitaptaki ilk fotoğraf; arabalar ve raylar tahta, ayaklar yalın.

Kölelik lafımı fazla bulanlar olabilir. Kölelik "kara derililere" özel, ancak şeker kamışı tarlalarında olan veya ayağa zincir vurulmadan işlemeyen bir sömürü değil. Kitapta işçilerin gazlı sulardan şişmiş tabanları kırbaçlanarak uyandırıldığı, işçiye kalacak yer verilmediği, her işçinin kalacak yerini saz ve çamurla kendisinin yaptığı, yapamayanların açıkta yattığı, ödemelerin kalay, basma gibi pazarda para etmeyen şeylerle yapıldığı, madenden kaçanların yakalanıp geri getirildiği yazıyor. Bunlar size de köleliği anımsatmıyor mu?

Kitapta anlatılanları gözünüzde canlandırmanıza yardımcı olan fotoğraflara yer verilmiş. Kitap yerel-madenci jargonu ve ağzıyla dolu. Bu kitabın bu sade ve yerel anlatımı kitabı özgünleştirmiş. Ahmet Naim'in anlatımı aynı zamanda çok etkileyici. Anlattıkları zaten çok dokunaklı şeyler ama onun şiir gibi ritmik ve süslü demeyeyim ama incelikli dili, kitabın beni daha çok etkilemesine neden oldu.

Kitapta çarpıcı bulduğum, herkese anlatmak istediğim çok şey var. Mesela para karşılığı maden bacalarında biriken grizuyu patlatıp şanslıysa kalan, çoğu zaman ölen fedailer, mesela şimdi kadınlara her türlü acizliği yakıştıranlara inat ileri yaşlarında yer altında çalışan kadınlar, mesela daha 14 yaşında göçükte kalıp havasızlıktan kazmasını ısırarak kulaklarından kan akıtarak ölen çocuklar... Ama buna ne yerim yeter ne de Ahmet Naim gibi anlatabilirim. Yeraltında Kırk Beş Sene: Bir Maden İşçisinin Anıları 119 sayfalık minicik bir kitap. En iyisi siz okuyun, okutun.

20 Mart 2013 Çarşamba

Benim de Var

Becerebilseydim bu sefer Umut Sarıkaya gibi yazmak isterdim. En azından deneseydim yazıya okuyucuya seslenerek başlayabilirdim: Okuyucu, evet sen, hiç yazdığını okuduğun bir adamla kanka oldun mu? Ya da hikayenin ortasından girebilirdim: Meksika'daydım ve ulaşmasını hiç beklemediğim posta ellerimin arasındaydı. Elbette Sarıkaya'yı taklit edeceksem tam yerinde mümkünse detay bir tespit yapmalıyım. Neyse onu da sonra yapmaya çalışayım.


Bütün bunlar Sarıkaya'yı okumamış olanlara ''Ne diyorsun ya?!'' dedirtmiş olabilir. Uykusuzdaki yazılarını köşesinin de adı olan Benim de Söyleyeceklerim Var kitaplarında toplayan yazarın kanımca en dikkat çekici özellikleridir bunlar. Mizahlı öyküler yazar, çoğunda başkahraman kendisidir. Kızlarla amansız uğraşısı, hiçbir noktasını ıskalamadığı standart öğrenci hayatı, aynı tipiklikteki bekarlık maceraları, yine dayanılmaz standarttaki ailesi, az bulunur kendini tiye almasıyla birleşince onun kitap boyunca sizle sohbet ettiğini, onu tanıdığınızı, arkadaş olduğunuzu, hatta büyük ihtimalle size de çok tanıdık gelen şeyler anlattığı için onunla anılarınız olduğu düşünmeye başlayabilirsiniz. Hani otobüs durağında karşılaşsanız ''abi dobloya ne oldu?'' diye sorabilirsiniz ve onu çıkarabildiğinize hiç şaşırmazsınız. Ben şaşırmam en azından çünkü ben de dobloyla Ayvalığa gidip litrelerce zeytinyağı almış insanım.

Bu 'bu benim başıma da gelmişti' silsilesi bazen garip bir boyuta ulaşabiliyor. Mesela Meksika'dayken bir dostunuz size Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) gönderir ve içinde şöyle başlayan bir hikaye vardır: Mainstreet caddesindeki et paketleme fabrikasında çalışıyordum. Fabrikanın tam karşısında bir Meksika barı vardı. İş çıkışlarında oraya giderdim. Meksika barları her zaman iyidir. Tamam hikayenin gerisinde Meksika lafı edilmiyor ama bu da fena sayılmaz. En azından yatılı misafirlikte herkesten önce kalkan çocuğun gerginliğini, düğün salonunda sütun arkası masaya düşen annenin memnuniyetsizliğini, doluşta para üstünün bir türlü gelmemesinin verdiği sıkıntıyı yaşamayan yoktur.


Sarıkaya'nın yazdıklarında komik olanın ne olduğunu bilmiyorum. Yalnız bazen tek bir kelime sinirim bozulmuş gibi gülmeme neden oluyor. Durduramadığım gülmenin sebebini bulmak için cümleyi bir daha okuyorum ve ilk kez okumuşum gibi yeniden gülüyorum. Bu aslında daha çok Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) kitabının etkisi. Üç numara da mizah dolu ama iki numara gibi beni yabancıların içinde engellenemez sırıtışlara sürüklemedi. Madem iki kitabı kıyaslamaya başladım devam edeyim. Üç numarayı karakterler ve kurgular açısından daha güçlü buldum. Özellikle Kalamar, Mala Gider'i hem mizah hem de öykücülük açısından çok beğendim. Siyup ve Biz ise beni çok güldürdü. Ancak bir Meriç'e Mektup olsun bir Gitmek olsun, Rahmi Koç'la ilgili hayaller olsun iki numarayı hala benim favorim yapıyor.

Sarıkaya'nın karikatürleri bana çok karmaşık ve bu nedenle de yorucu geliyor. Çoğu zaman o karmaşaya bakıp okumaya üşeniyorum, oysa detaylardaki zenginliği ve her birinin bir şey anlatmasını takdir ediyorum ama karikatürde daha çok bir Fırat insanıyım. Öte yandan mizah dergilerindeki yazılara yüz vermesem de Benim de Söyleyeceklerim Var'a dayanamıyorum. Galiba bir numarayı da okuyacağım. Size de tavsiye ederim.

Tatlıtuğ gücü!

22 Ocak 2013 Salı

Üç Kitap Daha


Malumunuz Mor Kitaplık'ta da yazıyorum, her ayın ortasında en yakın zamanda ne okumuşsam onun hakkında atıp tutuyorum. Buradaki yazılarımı bazen Kitap Notları'ndakinden çok beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. İlk üç yazımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' diyerek dikkatinize getirmiştim şimdi de yeni üç yazı ve kitapla (bir öykü kitabı, bir roman, bir anlatı) karşınızdayım.


Şans eseri okuyup farklı bir kalemden farklı bir tat almanın keyfini yaşadığım kısa öykülerden oluşan kısacık bir kitap. Öykülerde hüzün ve keder ile neşe ve umut yan yana, iç içe. >>>


Kitapçıda gördüğüm ilk andan beri okumak istediğim Tavan Arasındaki Buda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Farklı anlatım tekniğiyle de beğenimi kazandı. Kimi okurlar bunu garipseyebilir ama ben ve annem, ki kolay kolay kitap beğenmez, çok keyif aldık. >>>


Allin Paris'teki hayvanat bahçesini o denli seviyormuş ki araştırmaları sonucu orada yüz yıl önce yaşamış olan zürafa Zarafa'nın Sudan'dan Paris'e uzanan öyküsünü arşivlerden, bilirkişilerden, seyahatlerden, müzelerden toplamış. Biraz tarih, biraz magazin, biraz hayvanlar alemi... Bu kitabı Sunay Akın'ın İstanbul'da Bir Zürafa, ki orada anlatılan zürafa da Afrika'dan İstanbul'a geliyor, adlı kitabıyla birlikte Kitap Notları'nda yazmayı düşünüyorum. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Geçmişe ve İçe Yolculuk

İnsanoğlunun benliği, geçmişi ve mekânlar arasındaki bağ o kadar güçlü ki beni şaşırtıyor; zira bu bağı bir yeri gezip görmeyi, fotoğraf çektirip alışveriş yapmaya adanmış turistik etkinliklere sıkıştırdığımızdan beri fark edemiyoruz. Şimdi size bir yerden diğerine yapılan yolculuğun sadece meridyenler arasında değil, aynı sırada zamanın içinde geriye doğru ve yolcuların kendi içlerine doğru gerçekleştiği iki kitaptan bahsedeceğim. Yolcuların (yazarların) gezdikleri yer ile kendilerini tanımlayışları (Türkiyeli, Jön Türk) arasındaki sıkı bağ, geçmişim bugünün fikirlerine yaptığı müthiş etki bakalım sizi de heyecanlandıracak mı.


Ermenistan'da Bir Türkiyeli - Bercuhi Berberyan



Almancılar için bir laf vardır burada alamancı orada yabancı diye. Çift vatanlı olması gerekirken hiç vatanlı kalma hali... Berberyan'ın kitabının önsözündeki ilk cümleleri bana aynı durumu hatırlattı: "Vatan bildiğim yerde vatandaş sayılmıyorum. Vatanım sanılan yeri vatanım sayamıyorum." Çünkü o yedi göbekten bir İstanbullu ve aynı zamanda Ermeni. Bu kitap da onun bir Türkiyeli olarak arkadaşlarıyla Erivan'a yaptığı on günlük gezinin öyküsü. Yazar  kitabın bir gezi kitabı değil, bir duygu kitabı olduğunu özellikle belirtmiş. Pek haksız da sayılmaz. Gezdiği gördüğü yerler kadar Ermenistan'da hem yabancı hem yerli olmanın yaşattığı duygu yoğunluğunu da aktarmış.

Bilemiyorum duygusal bir insan olmak mı, yaşlılık mı, kabul edilmek istenmeyen bir memleket sevgisi mi, bilakis ilk kez yabancı bir memlekette değişik şeyler görmenin coşkunluğu mu; ama bir şey Berberyan'ı sürekli ağlatmış, duygulandırmış. İşin ilginç yanı anlattıklarında ilgimi çeken bir husus olmamasına rağmen (örneğin kiliseler... Vatikan dahil onlarcasını gördüm, yeter!) ben dahi ağlamasam da o atmosferin içine girdim. Çünkü Berberyan'ın konuşur gibi yazması, o kısa ve net cümleleri, içten ve duyarlı tavrı okuyucuyu sarıp sarmalıyor.

Hüznün değil ama neşenin hakim olduğu bölümlerden biri olan "Mide Fesadı" bunun en güzel örneği. O misafirperverliğin çatlatan gücünü, yemeklerin çeşidini ve bolluğunu, misafirin ezikliğini ve çaresizliğini öyle anlatmış ki... benim karnıma ağrılar girdi, gözüm doydu, şekerim çıktı. Kitabın en beğendiğim bölümü de bu  oldu. 

Elbette pür merakla ve dikkatle okuduğum bölüm "Soykırım Anıtı" idi. Bu bölümde Türkiye'de bir Ermeni'nin üstünde yürüdüğü ince çizginin aksini gördüm. Berberyan soykırım kelimesini başlıkta kullanmış sonra da bunu anıtın adının böyle olmasına bağlamış. İkinci bir kez de o kelimeyi kullanmamış. Öte yandan "O müzede ise neler yok ki... Her yandan, yok sayılan, üstü örtülen, bilinmezden gelinen yaşanmışlıkların çarpıcı kanıtları. İnanmak istemese de gönül, gözün gördüğünü kabul etmez de ne yapar?" demiş. İlerleyen satırlarda da "Ben sevgide yanayım...daima. Sevgi çözümdür. Geçmişin güne, günün geleceğe bağlanması kaçınılmaz... ama ne geçmişe, ne de güne takılıp kalınmaz." diye belirtmiş. Yani ne Türkiye'yi ne Ermenistan'ı memnun etmeyecek bir çizgi. 

Bunların dışında kitapta yok yok; insanlar, yemekler, Karabağ Şehitliği, çeşit çeşit kiliseler, müzikler, Vernisaj (açık hava pazarı), yerel âdetler, efsaneler, Garni (antik şehir), doğa, Ambert (kale-kent)... Ana fikir olaraksa tek bir şey: O kadar da birbirimize benziyoruz ki...sevgi çözümdür.

Okurken beni düşündüren kavramlardan biri de tarafsızlık oldu. Yazar sık sık tarafsız olduğundan bahsetmiş. Bu iyi niyetli çabayı iki taraf arasında kalmış olmanın verdiği zorlukla başa çıkma mücadelesine, iki tarafı da bilmenin verdiği güvene veya önyargılara karşı ön almaya bağlayabilirsiniz. Aklıma gelmeyen bambaşka bir saik de bulunabilir. Ama bir duygu kitabında, insanın içine yolculuğunu anlattığı, kültür ve kimlik meselesine dokunan bir yazıda ne derece tarafsız olunabilir ve daha önemlisi tarafsız olmak gerekir mi? Böyle bir konuda tarafsızlık nedir? Ne işe yarar? Düşündüm işte hep bunları :)

Türkiye'nin azınlıklarından bir ses duymayı dileyenlere, Türkiye'ye en yakın ve en yabancı ülkelerden Ermenistan'ı merak edenlere, tatlı ve kendi değimiyle biraz "kıl" bir kadınla hoş bir sohbet etmek isteyenlere önerilir.


Paris'te Bir "Jön Türk" - Barış Çetin

Avrupa'yı az denemeyecek kadar gezme şansım oldu, herhalde büyüklü küçüklü on beş yirmi şehir görmüşümdür. Dostlarımın Paris'i gezmesine, hele bir tanesinin uzun süre Fransa'da kalmasına rağmen ne Paris ne Fransa bende en ufak bir alaka, bir heves uyandırmıştır. Bu direnci, iyi bir arkadaşımın (blogu okuyor musun bu yazıda test edeceğim bakalım!?) yakında Paris'e taşınacak olmasının da verdiği elverişli ortamdan istifadeyle, Barış Çetin'in Paris'te Bir "Jön Türk" adlı kitabı kırdı. Kitabı okurken Paris beni öylesine ilgilendirdi ki gidince yanımda bu kitap da bulunmalı diye düşündüm.

Çetin, Paris'te geçirdiği dört ayı, gezip gördüklerini düşünsel hayatıyla birleştirmiş; siyasi ve felsefi görüşlerinin temellerini atanların izlerini Paris'te sürmüş. Jön Türklerin muhaliflikleri sonucu, gönüllü veya zorla Paris'te yaşamış olmaları, dolayısıyla Paris fikri hayatının Jön Türklerin görüşleri üzerindeki etkisi, yazarın istediği bir gözü çifter çifter vermiş olmalı. 

Kitap üç-dört sayfalık denemelerden ve kitabın sonundaki yazarın çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Yazılar Paris'teki bir anıttan, bir sokaktan, bir teamülden, bir saraydan yola çıkıp fikirler, eserler, önemli sanat ve devlet insanları ve tarihi olaylar arasında geziniyor. Birkaç örnek: Osman Hamdi Bey ve Paris Güzel Sanatlar Akademisi, Versay Sarayı ve I. Dünya Savaşı sonrası görüşmeler, Mithat Paşa ve Meryem, Pere Lachaise Mezarlığı ve orada yatan Yılmaz Güney, Bir Hakeim Köprüsü'nde ASALA tarafından şehit edilen İsmail Erez ve Talip Yener, 68 olayları, Bastille ve Fransız Devrimi, ... Burada yazarın genç yaşında edindiği birikimin gücünü görmek mümkün. Anlatım son derece akıcı, keyifli. İnsanı içindeki sayısız konuyu araştırmaya, başka kitaplar okumaya itiyor.

Tabi her şey toz pembe değil. Kitabın editörlüğü zayıf kalmış. İmlâ hatalarının yanında kendi içinde bütünlüğü zayıf olan yazılar ve anlatım bozuklukları da var. Örneğin yazar Lourve Müzesi'nin Çankaya Köşkü'nün yanında esamesi okunmaz derken aslında tam tersini söylemeye çalışmış ama yapamamış. (Zaten mütevazı Çankaya Köşkü'nün böyle bir kıyasa sokulması ne kadar yerinde bilmiyorum :) Bir de bir yazıda çoğu zaman üç-dört kez şiirlerden alıntı yapılmasını yorucu buldum. Alıntılar gediğine oturtulursa bir yazıya çok şey katabilir ama sırf konusu benziyor veya kendi başına dizeler güzel diye yazıya eklendiğinde, hem yazıyı bozuyor hem de şiir dalından koparıldığından kendi anlamını kaybediyor. Üstelik çok fazla alıntı, metnin aralarda sıkışıp kalmasına neden oluyor. 

İkinci dikkatimi çeken nokta da yazarın Türkiye'ye, zamane gençlerine, çağımıza eleştirilerde bulunurken aksi bir ihtiyar gibi tutum takınması, geçmişe nostaljik duygularla torpil geçmesi. Yer yer yazdıkları yaşlı bir amcanın "Şunun saçına başına bak, ataya dedeye saygı kalmadı peehh.." diye söylenmesini hatırlattı bana. Oysa milat öncesinden kalma yazıtlarda bile bir sonraki kuşağın hep öncekilerden yoz ve vasıfsız olduğundan şikayet edilmesine rağmen; devrimler, büyük eserler, teknolojik gelişmeler gerçekleşiyorsa, belki de insanoğlu hep aynı yozluktadır da nostalji eski kuşakları hoş göstermektedir.


Son tahlilde zevkle okudum ve Paris'e gideceklere, yakın tarih ve siyasete ilgi duyanlara, gezi kitapları okumaktan hoşlananlara tavsiye ediyorum.

Ressam Abidin Dino 68 öğrenci olaylarını resme alırken - 13.05.1968
(Kitapta kullanılmış fotoğraflardan biri)
Fotoğraf: Gökşin Sipahioğlu
Kaynak: fotoritim.com