9 Nisan 2014 Çarşamba

Aile Çay Bahçesi



İş için İstanbul'dayım. Taksim'den artık hiç tat almasam da Robinson Crusoe 389'a gidiyorum. İnternet fiyatlarının üzerinde indirimsiz kitap almak adetim değil. Fakat Rob389 da böyle küçük hesapların yeri değil. Uzun zamandır aklımda olan bir kitabı alıp çıkıyorum.

O kitap Yekta Kopan'ın son romanı Aile Çay Bahçesi. Kitap Müzeyyen adında bir kadın, onun ailesi, ilişkileri ve çocukluğuyla ilgili. Buna bir sevgisizlik, yalnızlık öyküsü diyen çok olmuş. Gerçekten de Müzeyyen kardeşine rağmen hatta onun doğumuyla birlikte yalnız bir çocukluk geçiriyor. [spoiler] Babası da annesini ve bütün aileyi yalnız bırakmış. Çok sevdiği annesinin anne babası bir kazada ölmüş ve onu büyüten teyzesi dışında yakını yok, o da yalnız. Müzeyyen'in ve ailesinin tek desteği babaannesi. Müzeyyen'in hayatı ölümler ve yalnızlıklarla dolu. 

Diğer taraftan bu bir sevgisizlik romanı mı bilemiyorum. Müzeyyen annesini bir çocuğun yapacağı tüm haylazlıklardan vazgeçecek kadar seviyor. Babaannesini seviyor. En yakın arkadaşı Özlem'i seviyor. Onlardan da karşılık görüyor hani. Tabi belki de yetmiyor, ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi erken kaybediyor, baba sevgisinin, aile hayatının yerini hiçbir şey tutmuyor.[spoiler] 

İşte böyle bir ortamda büyüyüp kırgınlıklarla dolmuş bir kadının geçmişiyle hesaplaşmasını okuyoruz. Çok güzel detaylarla aktarılmış sıradan bir hayat aslında ama karakterli de, kendine has tarafları var. Bu yüzden galiba tanıtım yazısında herkesin kendinden bir parça bulacağı söyleniyor. Ben kendimden bir parça bulmadım. Müzeyyen ile çok farklı hayatları yaşamışız. Diğer taraftan bazı küçük şeyler bana "evet bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum" dedirtti. Yazın sıcaktan gece yarısı uyanmak, hayali kavgalarla hasımlara sözler hazırlamak ama hiç diyememek, kötü mezenin özellikle de kılçıklı deniz börülcesinin yarattığı memnuniyetsizlik...

Kopan'ın akıcı, gösterişli olmayan ama duyguyu okuyucuya geçiren bir anlatımı var. Müzeyyen'in hayatı, ve hesaplaşması birinci tekil ağızdan geriye dönüşlerle, iç ses kullanılarak anlatılmış. Bence romanın esas ilginç yanı bir erkeğin, bir kadın baş kahraman ve özellikle kadınlardan oluşan çevresini anlatması oldu. Psikolojik yanı ağır basan bu romanda bir kadının gözünden olayları anlatmak kolay olmasa gerek. Üstelik sadece duygusal açıdan değil günlük hayatla ilgili detaylarda da (yüz üstü yatmak, ağda, vs.)  bir kadını çok iyi gözlemlemeden, tanımadan ulaşılamayacak bir doğruluk ve doğallık var. Bu romanı bir kadın yazsaydı elbette çok farklı olurdu ama bence Kopan da bir tebriği hak ediyor.

Can Yayınları artık klasik kapaklarından başka kapaklarla da kitap basmaya başladı. Bu kitabın baskısını hem klasik olduğu için hem de fotoğraf kitapla çok uyumlu olduğu için beğendim. İçinde imla/baskı hatası olmayan tertemiz bir kitaptı.

Aile Çay Bahçesi için Kopan'ın ustalık romanı dendiğini okumuştum bir yerlerde. Bence bu romana usta işi demek abartmak olur, diğer taraftan yazarın en iyi romanı bu olabilir elbette. Benim de okuduğuma memnun olduğum bir roman oldu. Tek hamlede okunup bitirilirse, ki 142 sayfalık uzunluğuyla bu mümkün, çok daha etkileyici olacağını düşünüyorum. Yazarın eski kitaplarını okuma şevki oluşmadı ama gelecek kitaplarını hevesle bekliyorum. Okumadıysanız siz de bu kitaba bir şans verin. Okuyup beğendiyseniz Barış Bıçakçı'yı da okuyun, bence sevebilirsiniz.

29 Mart 2014 Cumartesi

İrlanda'da Çocuk Olmak

İrlanda'nın meşhur olan şeylerinden biri, İrlandalıların hoşuna gitmese de, fakirliğidir. Osmanlı Devleti'nin İrlanda'ya gemiyle yardım gönderdiği hikayesinden, açlık sırasında patatesten başka bir şey yenemediğine kadar pek çok öykü anlatılır. Bu yazıda da ortak noktaları fakirlik, İrlanda ve çocukluk olan iki gerçek öyküden bahsedeceğim.

Angela's Ashes (Angela'nın Külleri) - Frank McCourt


Angela's Ashes (Angela'nın Külleri) şöyle başlıyor:

''When I look back on my childhood I wonder how I survived at all. It was, of course, a miserable childhood: the happy childhood is hardly worth your while. Worse than the ordinary miserable childhood is the miserable Irish childhood, and worse yet is the miserable Irish Catholic childhood.'' *

Gerçekten de Frankie'nin anılarında fakirlikten de öte yokluktan ve bu yokluğu süsleyen İrlandalılık ile dindarlıktan başka bir şey yok. Süt yerine suya katıp bebeğe vermek için şeker yok, Guiness var. Gece altına girilecek yorgan yok, vaftiz kıyafeti var. İki ay hastane yatağında kaldığı için yürüyemeyen çocuğu eve götürecek otobüs parası yok, iyileşsin diye her gün  dua eden sınıf arkadaşları var. Gece aydınlanmak için bırakın elektiriği, gaz lambasında gaz bile yok, kilisede günahlar affolunsun diye bir kuruşa mum yakmak var. Rutubetli, köhne evlerdeki aç insanları ısıtacak güneş yok, Shannon ırmağının öldüren nemi ve buruk İrlanda şarkıları var.

Anlatılanlar genel olarak "para var, imkan var, huzur var" değişini doğrularken satır aralarında anlıyorsunuz ki, para olmadan ahlak bile olmuyor, olamıyor. İngilizler ve İngiltere'nin İrlandalılar açısından ne demek olduğu, dinin fakirlerin tek avuntusu olduğu, ekonomik sınıfların başta kilise olmak üzere her kapıda ayrımcılık nedeni olduğu da kitaptan okunuyor.

Baş döndürücü bir olay kurgusu, sizi merakta bırakacak gizemler, hayran olunacak kahramanlar, nefret edilecek düşmanlar yok bu kitapta. Kitabı okunur kılan en önemli şey Frank McCourt'un anlatımı. İrlanda ağzını yazım diline de yansıtan yazar, diyaloglar için de paragraflar kullanmış. En önemlisi de bir çocuğun gözünden anlatabilmiş olanları.Yazarın kurgulayarak, boşlukları doldurarak anlatığı anılarına çocuğun kendine has kaygıları ve neşesi hakim. Yazarın ustaca anlatımıyla bu neşe ve kaygılar Frankie büyüdükçe yavaş yavaş değişiyor. Frankie koyu dindarlığın verdiği suçluluk duygusuyla, kalp kırıklığıyla, gelecek hayalleriyle tanışıyor.

Bu derece bir fakirlik bana Knut Hamsun'un Açlık kitabını hatırlattı. Sol Ayağım'da anlatılanlarla birbirini tamamladığını da düşünüyorum. 

Soldan sağa: Frank, kardeşleri Alphie, Michael, Malachy
Kaynak: http://www.independent.ie
Paris'teki Shakespeare & Co.'nun önündeki sepetten 2 avroya almıştım. O günden sonra bir-iki ay rafta bekledi ama bir o kadar zamanı da elimde oradan oraya sürünerek geçirdi. Benimle dört şehir dolaşan kitabın anlatımı onu okumaya devam etmemi sağlayan tek şey oldu. Kitap okurken sıkmıyordu ama kapağını kapattığım anda da yeniden elime almak için hiçbir istek uyandırmıyordu. Yokluğun ve çaresizliğin verdiği kasvetle birleşince çok insanın bu kitabı yarıda bıraktığını tahmin ediyorum. 

Yüreğim kaldırır, güzel bir üslup olduktan sonra müthiş sürükleyici olması da gerekmez diyenler  bu 1996 Pulitzer Ödüllü kitaba buyursun. Buyuranlar da mümkünse aslında okuyup İrlanda argosunun ve aksanının tadına baksın. Çok beğenenler 1999 yapımı filmiyle ve Frankie'nin gençliğinin anlatan Umuda Doğru ('Tis) ile devam etsin.

Sol Ayağım - Christy Brown


Bu kitabı çok duymuş, gerçek hikayelere olan merakım nedeniyle hep okumak istemiş ama okuyamamıştım. Sonra Tunalı'da kurulan kütüphanede görünce birkaç gün içinde okuyup bitirdim. 

Bu kitabı okumak bile aslında bir deneyim. Çünkü bu kelimeler, bırakın kitap yazmayı, adını söylemeyi becermesi bile beklenmeyen birine ait. Beyin felci nedeniyle bitkiden farksız bir bebekken annesinin inancı ve sevgisiyle tek tutan yeri olan sol ayağıyla kitap yazmaya kadar işi vardıran Christy Brown'un öyküsü bu. Kitap hakkında setaylı bir yazıyı Mor Kitaplık'ta yazmıştım. O yüzden burada sadece yazarın azminin ve ürkütücü derecedeki samimiyetinin çok etkileyici olduğunu söylemekle yetineyim. Brown hayatını ne bir acılar denizi ne de bir kahramanlık öyküsü olarak sunmuş. İyisiyle kötüsüyle kendini anlatmış ve kendinden kötü durumdaki hastaları görünce avunduğunu, kızlarla flört eden erkekleri gördükçe kıskandığını, kederinden kendini öldürmeyi düşündüğünü söyleyecek kadar da dürüst davranmış.

Neyse benim esas bahsetmek istediğim yine fakirlik, yine çocukluk neşesi ve yine İrlanda. Bu sefer aile dirayetli ana-baba sayesinde açlık tehlikesiyle karşı karşıya değil ama bu Christy'nin tek seyahat aleti olan el arabasının kırılması durumunda tamir parasının bile bulunamadığı gerçeğini değiştirmiyor. Yukarıdaki kitapta olduğu gibi kalabalık kardeşler arasında kıskançlık, çekişme, sevgi, fedakarlık dolu bir bağ var. Yine şarkılar, yine hüzünler... 

Brown'un hikayesinde dindarlık McCourt'un kitabındaki kadar baskın değil. Bunda dini vecibelerden muaf bir engelli olmasının da payı olabilir. Yine de Christy'nin hacca gidişinden, aldığı yardımlarda kilisenin rolüne kadar pek çok yerde Katoliklik karşımıza çıkıyor. Ama iki kitap  arasındaki ortak en önemli özellik bence bir çocukluğa has neşe. Christy eksikliklerinin farkında bile olamayacak kadar masum bir çocukken diğerlerinden mutluluğunun hiçbir farkı yok. Onun da büyüdükçe algıları, kaygıları, mutluluk nedenleri değişiyor. Brown'un hayatı keşke hep çocuk kalsam denecek bir hayat, McCourt içinse büyümek kurtuluş için tek umut. Yine de ikisinden de yaşla birlikte giden neşe, yerine gelen kaygılar.

Kaynak: http://www.christybrown.info

McCourt'un anlatımı edebi açıdan bence çok daha başarılı, ama adını yazması bile mucize olan Christy Brown'u gayet etkileyici bir kitap yazdığı halde üslup açısından eleştirmek bana haksızlık gibi geliyor. Sol Ayağım'da sizi kolunuzdan tutup sürükleyecek olan şey, anlatım inceliği değil Brown'un mucizevi hayatı ve azmi olacak. Elbette filmi de var :)

İki kitabın başta düşünemediğim sonra da nasıl düşünemediğime şaşırdığım ortak noktası ise şu: dürüstlük, içtenlik. Günlük küçük utançlarınızı düşünün ve gerçekten travmatik anlarını tüm içtenlikleriyle anlatan bu iki adamın cesaretine bakın. İşte etkiletici olan bu.


* ''Dönüp çocukluğuma baktığımda nasıl hayatta kaldığıma şaşıyorum. Elbette sefil bir çocukluktu: mutlu bir çocukluk zaman ayırmanıza değmez. Sıradan sefil bir çocukluktan daha kötü olan sıradan sefil bir İralndalı çocukluktur, daha da kötüsü sefil Katolik İrlandalı çocukluktur.''

20 Mart 2014 Perşembe

Okuma Şenliği Bahar 2014


Yeni Yıl Kararlarımı bozuyorum ve Okuma Şenliğine ben de katılıyorum. İşte kategoriler ve benim okuyacağım kitaplar. Siz de katılmak isterseniz resme tıklayın ve detayları öğrenin.

1. Tavsiyelerine güvendiği birinin önerdiği kitabı okuyanlara 10 puan.

Clive Cussler - Valhalla'nın Yükselişi (Altın Kitap, 543 sayfa)

Bu kitabı öneren arkadaşın önceki önerisini yarıda bıraktım ama :)
Eğer benim önerilerime güveniyorsanız şunları önerebilirim:
- Bitmeyen Kavga - John Steinbeck
- Boleyn Kızı - Philippa Gregory
- Son Ada - Zülfü Livaneli
- Şuradaki tüm distopyalar

2. Bir şiir kitabı okuyanlara 15 puan. (OKUDUM)

Evvel Sevda İçinde - İbrahim Öksüz (Kolektif Kitap, 96 sayfa)

Bu alanda çok acemiyim, size bir şey öneremiyorum.

3. Edebiyat ödülü kazanmış bir kitap okuyanlara 15 puan.

4. Bir öykü kitabı okuyanlara 15 puan. (OKUDUM)

Ankara İstasyonu - Selam Fındıklı (Sel Yayıncılık, 96 sayfa)

Benim önerebileceklerim:
- Yedi Güzel Yıl - Edgar Keret
- Yaz Yalanları - Bernhard Schlink
- Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli

5. Adında bir çiçek adı veya 'çiçek' sözcüğü geçen bir kitap okuyanlara 20 puan.


6. Şimdiye kadar hiç okumadığı bir kadın yazardan bir kitap okuyanlara 20 puan.

Sevmenin Zamanı - Liz Behmoaras (Doğan Kitap, 400 sayfa)

Duygu Asena'dan Kadının Adı Yok diyerek vur diyince öldürecektim ama kitap 200 sayfadan kısaymış. Okumadıysanız şunlara bakabilirsiniz:
- Anne Frank'in Hatıra Defteri - Anne Frank
- Çatıkatı Aşıkları - Şükran Yiğit
- Kahperengi - Hande Altaylı
- Altın Defter - Doris Lessing
- Mülksüzler - Ursula Le Guin

7. İlk kitabı 2010 veya daha sonra çıkmış bir yazarın kitabını okuyanlara 20 puan.

Bu kategori ilgimi çekti, araştırıp döneceğim.

8. Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere 20 puan.

The Informant - Kurt Eichenwald (Broadway, 629 sayfa)

Önerebileceklerim:
- Her Gece Bodrum - Selim İleri
- Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
- Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini

9. Kütüphanesinde en uzun süredir okunmayı bekleyen o kitabı okuyanlara 20 puan.

The Labyrinth of Solitude and Other Writings - Octavio Paz (Grove Press, 398 sayfa)

2009 yılından yarım kalmış bir kitap. Yeni yıl kararlarımdan biri.

10. Kendisi doğmadan en az 100 yıl önce yazılmış bir kitabı okuyanlara 25 puan.

Jane Eyre - Charlotte Bronte (Collectors' Library, 650 sayfa)

Önerebileceklerim:
- Effi Briest - Theodor Fontane
- Zor Zamanlar - Charles Dickens

11. Rus edebiyatından bir kitap okuyanlara 25 puan.

Ne zaman Rus edebiyatı okusam sıtma ve ateş içinde sayıklıyor, kasvetli havalarda taş sokaklarda yürüyorum. Depresyondan paranoyaya uzanan psikolojik sıkıntılar çekiyorum. Ya da kısaca Dostoyevski… Bilemiyorum.

12. Aynı yazardan en az 1200 sayfalık kitap okuyanlara 45 puan.

Savaş ve Barış - Leo Tolstoy (Can Yayınları, 1703 sayfa)

Nokta!

3 Mart 2014 Pazartesi

Tanen, Asidite, Gövde...


Bunlar şarabın üç ayağıdır. Güzel bir şarabın üç kalemden de güzel not alması gerekir. Tanenler yuvarlak ve keyifli, asidite ferah ve taze, gövde damakta lezzetin ağırlığını bırakır olursa şarap keyifle içilir. Bir yandan bu üçünün birbiriyle dengeli olması, yani tanenin burukluğunun asiditeyle kırılmış olması lazımdır. Bu üç ayağın üstüne üzümden, fıçıdan ve terroir'dan (teruar) gelen aromalar da eklenir. Bir yudumda olgun meyvelerden taze baharatlara kuru meyvelerden otsu tatlara kadar pek çok aroma bulunabilir. Çikolata, vanilya, kahve, karamel gibi pek çok aroma ise genelden fıçıdan şaraba geçer. Örneğin tuzluluk ise şarabın yetiştiği iklim ve toprak şartlarını yansıtıyor olabilir. Tüm bunlar üç adımda  değerlendirilir: göz (renk), burun (koku), damak (tat)…

'Off bu da ne ben bunları nasıl bilebilirim' diyorsanız hiç korkmayın. Şarap nedense acayip birikim gerektiren, zor ve lüks bir zevk olarak değerlendirilir. Oysa damağınıza güveniyorsanız birkaç kitaba danışarak tüm temel kavramları öğrenebilirsiniz. O giriş seviyesindeki kaynaklardan biri de baş editörlüğü Georgina Matthews ve Ella Milroy tarafından yapılmış olan Görsel Rehberler serisinden Şarap (Eyewitness Companions: Wines of the World) kitabı. Bu kitap turistik rehberleriyle meşhur DK Eyewitness'ın bu rehberlerinin yanına eşlikçi olarak çıkardığı şarap rehberi. Hiçbir şey bilmeyen biri için en temel kavramlar, şarap bölgeleri, üreticiler, üzüm türleri ve rekolteler hakkında çok sistemli ve anlaşılır bilgiler sunuyor.

'İtalya'nın Yerli Üzüm Çeşitleri'

Rehber üç ana bölümden oluşuyor. Dünya Şaraplarının Tanıtımı başlıklı bölümde şarap kültürü, şarabın tarihçesi, üzüm çeşitleri, terroir kavramı, imalathane, şarap stilleri konusunda bol resimli kısa metinlerle bilgiler veriliyor.

Şarap Üreten Ülkeler bölümü 600 sayfa boyunca Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Portekiz, Avustralya, Güney Afrika ve diğer pek çok ülkenin bölgeleri, üreticileri, şaraplarının özellikleri hakkında bilgi veriliyor. (Türkiye, Güneydoğu Avrupa başlığı altında Yunanistan, Lübnan ve İsrail ile birlikte anlatılmış.) Hatta şarap rotaları bile verilmiş. Turist olarak gittiğiniz ülkede rahatlıkla bu kaynaktan faydalanarak şarap seçebilir, şaraplarının özellikleri hakkında bilgi edinebilir ve şarap gezisi organize etmeye başlayabilirsiniz.

Yalnız bunlar için son bölümdeki yani Gerekli Bilgiler başlıklı bölümdeki hususlar size çok lazım olacak. Bu bölümde şarap nasıl alınır, etiketinde yazan şeyler ne anlama gelir, şarap nasıl saklanır, nasıl tadılır gibi konular açıklanıyor. Terimler sözlüğü, indeks ve kaynakça ise her zaman kullanacağınız başvuru sayfaları. 

Bodro'nun St. Emilion bölgesinden
premier grand cru Chateau Figeac'ın mahzeni
Eğer şarapla ilgileniyorsanız ve temel konulara hakimseniz bile bu rehber faydalı olacaktır. Ben aklıma takılan konularda, mesela az rastlanan üzüm türlerinden yapılma bir şarapla karşılaştığımda veya şaraplarını pek de tanımadığım ülkelere gittiğimde bu kitaptan çok istifade ettim. Fotoğraflar, tablolar, çizimler, haritalar hem görsel olarak çok güzel, hem anlamayı kolaylaştırıyor hem de sanki o bağları, imalathaneleri gezip görüyormuşsunuz gibi bir his veriyor.

2004 yılında yayına hazırlanmış olan kitabın arka kapağındaki rekoltelerin durumunu gösteren bağ bozumu cetveli artık pek kullanışlı değil. Ya da şöyle söyleyeyim 5 üzerinden 5 puan almış olan 2000 rekolte Bordeaux'ların fiyatı artık bizi aşar ama küçük bir internet araştırmasıyla son yılların durumunu öğrenmek mümkün. Mesela 2009 iyiymiş, öyle diyorlar.

Sonuç olarak renkli resimli, anlaşılır, sistmeli, kapsamlı, sade bir rehber; meraklısına veya meraklısı olmak isteyene gönül rahatlığıyla öneriyorum.

20 Şubat 2014 Perşembe

Biraz Daha Roman



Mor Kitaplık yazıları 15'e ulaştı. Son üçünü aşağıda beğeninize sunuyor, esenlikler diliyorum.


Hastalıklı bir tutkunun hikayesi. Bol bol yalnızlık, yabancılık, anlaşılmazlık. Tekrarlar, işlevsiz detaylar derken kitabı biraz yerden yere vurdum >>>


Abdülhamid'in son günleri, üst üste öldürülen birbiriyle ilgisiz kimseler, şüpheli konumuna düşen eski harem ağası Yaşim. Belki bir Muhteşem Yüzyıl değil ama ilginç, güzel bir hikaye. Üstelik bir Bizans tarihçisi ve İstanbul aşıkının kaleminden >>>


Bir bulmaca, parçalanmış bir anlatım, leziz argümanlar. Bu kitap hakkında duygularım karışık, detaylar burada >>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:

14 Şubat 2014 Cuma

Bugün Sevgilimize Neden Hediye Almamalıyız?

Sevgililer Günü nereden çıkmış derseniz resmi açıklaması evlenmesi
yasak olan askerleri sevdikleriyle gizlice evlendiren Aziz Valentine'e ithaf edilmiş olmasıdır. Benim sevdiğim ve gerçekle tahminimce hiç alakası olmayan açıklama ise şudur: Noel çılgınlığı bittikten sonra bahara kadar çok durgun seyreden ekonomiye alıp verip can vermek için bir yol düşünülmüş ve ABD başkanının karısı Aziz Valentine gününü aşk günü olarak pompalama fikriyle ortaya çıkmıştır. 

İkinci açıklama uydurma olsa da günümüzdeki sevgililer gününü daha iyi açıklıyor. Bir yıl başı kadar olmasa da tüketimin had safya ulaştığı bu dönemde en çok tüketilen şeylerse hediyelerdir. Sevgililer gününde alınan peluş ayının, tek kırmızı gülün, gerçek sahte çeşit çeşit takının hesabı tutulamaz. Kimileri bu kafir icadını caiz bulmazken kimi de ''benim aşkım öyle büyük ki bana her gün sevgililer günü'' savıyla ortaya çıkar. Bu konuda (ve özel günlerde hediye alınması konusunda) elbette mikroekonomistlerin de söyleyecekleri var. Nitekim Standford Üniversitesi İktisat Profesörü Joel Waldfogel da Scroogenomics: Why You Should't Buy Presents for the Holidays (Cimrikonomi: Neden Özel Günlerde Hediye Almamalısınız) adlı kitabında adından da anlaşılacağı üzere hediye alma işine kafa yoruyor ve yapmayın etmeyin diyor.

Neden? Yazarın cevabı: Çünkü hediye alıp vermek iddia edildiğinin aksine ekonomiye can vermiyor, ekonomiye zarar veriyor. Nasıl!? Yazarın cevabı: Tüketici artağını yok ederek dara kaybına yol açıyor ve israfa neden oluyor.

Biraz açalım: Ali, Ayşe'yi seviyor. Ne kadar sevse de asla Ayşe'yi Ayşe'nin kendi kadar tanıyamaz ve ihtiyaçlarını bilemez. Ayşe para verip bir kazak alırsa o kazağa en az ödediği para kadar değer biçiyor, o kadar fayda elde ediyor demektir. Mesela kazak 30 liradır ama Ayşe 'kazak da tam istediğim gibiymiş, 50 kağıt olsa yine alırım' demekte aradaki 20 lira da tüketici refahı olarak yanına kar kalıyordur. Oysa Ali Ayşe'ye bir kazak alırsa bu kazağın Ayşe'nin de para verip almak isteyeceği bir kazak olma ihtimali çok düşüktür. Büyük ihtimalle Ali kazağa 50 lira verdiyse bu kazak Ayşe için ancak 40 lira değerindedir. 10 lira kaybolan, israf edilen refahtır. Tabi Ali'nin bu hatalı tercihinde hediye alırken parasını daha az dikkatle harcaması da yatmaktadır, pahalı da olsa 'şimdi hatun bize cimri demesin' diyerek paraya kıymaktadır.

Peki napak hacı? Yazarın cevabı: Birbirimize nakit verelim. Ali Ayşe'ye Ayşe de Ali'ye 50'şer lira versin ama o da biraz saçma olacağından en iyisi mi hediye almayalım. Bunun hiç oluru yok mu? Cevap: İnsanın kendisine bir şey aldığı durumdaki kadar tüketici artığı oluşturmanın tek yolu bir kişinin istediği, hatta etiketindeki fiyatı da ödemeye razı olduğu ama ya bulamadığından ya da başka nedenden bir türlü alamadığı şeyi alıp hediye ederseniz baya tüketici artığı ve refah oluşur. Mesela arkadaşınızın  uzun zamandır arayıp bulamadığı bir çizgi romana bir sahafta denk gelirseniz ve onu arkadaşınıza alırsanız süper olur. Dostlarımızın bize Fransa'dan getirdiği güzel şaraplar, Kıbrıs'tan gelen ucuz rakılar kanımca bu grupta değerlendirilebilir.

Temsili
Peki ya hediye almanın manevi önemi? Cevap: Hımm, yani Ayşe için fiyatı 50 lira olan ama faydası 40 lira olan kazak Ali'den geldi diye 50 liralık fayda edebilir tabi. Ama Ali'den sıfır lira fiyatı olan bir hediye de gelseydi Ayşe'nin gözündeki değeri 10 lira olurdu  gördüğünüz gibi para harcayarak yine daha fakir ve refahı azalmış olduk.

Şimdiiii ben yazara bir soru soruyorum: ya hediye vermenin zevki? Bunu da elbette hediye almanın manevi tatminine benzetebilirsiniz. Yine de bu iki konunun hediye alınmamasındansa pahalı ve alınmış olmak için alınan hediyeler için geçerli olduğunu düşünüyorum.

Aslında uzun bir makaleyi andıran bu küçücük kitabın ciddi bir iktisadi bakış açısıyla eleştirilecek çok tarafı var. Ama bence bu kitap ciddi, ağır bir iktisat kitabı değil. Temel mikroekonomi kavramlarını günlük bir olaya (özel günlerde hediye almak) uygulayarak okuyucuların eleştirel bakış açsını geliştirmeyi hedefliyor. Tam da üniversiteye yeni başlayan öğrencilere göre değil mi? Zaten kitap Princeton Üniversitesi'nin birinci sınıf öğrencilerine tavsiye ettiği okuma listesinde yer alıyor. Öneririm siz de okuyun ve sırf öyle empoze ediliyor diye zoraki hediyelere paranızı harcamayın.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Hamburg Barikatları

Hayatımda içtiğim en iyi bira ve gördüğüm en soğuk hava.
Bazı kitapları okumanız için kader ağlarını örer: Siz çok alakasız bir zamanda bir çok şeyin bir araya gelmesiyle bir şehre gitmeye karar verirsiniz. Çok önceden planlarınızı yapmaya başlarsınız. Gitmenize bir ay kala o şehirde protesto gösterileri başlar. Ülkenizde de yaz aylarnda gösteriler olduğu için bir anda çok ilgi görür bu olaylar. Sonra gezmeye gittiğiniz yerlerle ilgili  kitapları özellikle oradayken okumayı sevdiğinizden kitap araştırırsınız ve on yıllar önce aynı şehirde yaşanmış bir isyan hakkındaki kitaba rastlarsınız. Eh okumayıp da ne yapacaksınız?

Olaylar


Bu kitap 1923 yılında, Weimar Cumhuriyetinin yoksulluk, hiperenflasyon, adaletsizlik ve siyasal kutuplaşma ortamında yaşanan silahlı ayaklanmayı anlatıyor. Ayaklanma Komünist Parti tarafından örgütlenmiş ve başka şehirlerde de harekete geçilse de yoğunlukla Hamburg'da cereyan etmiş. Kitaba göre 60 saat, Wikipedia'ya göre birkaç saat içinde bastırılan isyan sırasında 26 karakol basılmış ve 17'sinden alınabilen silahlarla isyancılar silahlanmış. Çoğu isyancı olmayan vatandaşlar olmak üzere 100 kişi ölmüş. İsyan bastırıldıktan sonra binlerce insan tutuklanmış. 

Yazar


Larissa Reissner de bu isyan sırasında adanmış bir devrimci olarak oradaymış. Çatışmaktan ve çalışmaktan arta kalan zamanlarda Rusya'da çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılar yazmış. Reissner, Polonya doğumlu olmasına rağmen babasının siyasi faaliyetleri nedeniyle Berlin'e kaçması sonucunda 1903-1907 yılları arasında Almanya'da yaşamış. Ekim Devrimi'nden sonraysa Saint Petersburg'a yerleşip Bolşevik Partisi'ne katılmış. Eğitim komitesinde çalışmış, Maxim Gorki'nin çıkardığı dergide yazmış, diplomatik görevle Afganistan'a gitmiş… Bütün bunları da 30 yıllık ömrüne sığdırmış.

1979, 1. baskı.

Kitap


Hamburg Barikatları beş-on sayfalık yazılardan oluşuyor. Kitap işçilerin ve siyasetin o dönemde içinde bulunduğu durumu anlatarak başlıyor. Açlıktan bir yaşına gelmeden öleceği kesin olan bebekleri doğuran anneleri, sefaletten bebeklerini doğururken öleceğini bildiğinden bari babaları çocuklarını kucağına alabilsin diye evde doğurmak isteyen kadınları, ay başında aldıkları para enflasyonla eriyip ayın onunda ekmek almaya yetmez hale gelen işçileri, yorgunluğu, bezginliği anlatıyor. Sonra isyanın başlangıcı ve gelişimini anlatıyor, Hamburg, Barmbeck (ayaklanmanın en güçlü olduğu yer), Schiffbek ve Hamm'daki çatışmayı portrelerle birlikte aktarıyor. Bu yazılarda ve son yazısında isyanın bastırılışına ve bıraktığı etkiye değiniyor.

Yazarın devrimci düşüncelerinin coşkusunu paylaşan bugün az insan vardır. Belki Reissner de bugün yaşasa başka düşünceleri olurdu. Her neyse, sonuçta onun silahlı bir devrimle komünizmin gelmesinin tek ve kaçınılmaz kurtuluş olduğunu fikrine takılıp kalırsanız kitabı hiç beğenmeyebilirsiniz. Ben kitabı insanların devlet gücüne ve adaletsizliğe karşı verdikleri bir mücadelenin birinci ağızdan anlatımı olarak okudum. Yazarın tutkulu, güzel benzetmeler ve betimlemelerle dolu anlatımının tadını çıkardım.

Peki 90 yıl önceki bu ayaklanmanın öyküsünden ne anladım? Bazı şeyler hiç değişemiş. Mesela masumların polis kurşunuyla öldürülmesi, mesela cadı avları, mesela çifte standart. Bazı şeyler biraz değişmiş ama yeterince değil. Mesela (Almanya'da) açlık, sefalet. Yazarın özellikle kadınların 'kahramanlığını', çocukların açlıktan okulda bayıldığını ve hatta öldüğünü, küçük-burjuvanın küçük dünyasındaki mutluluğunu anlattığı bölümlerden etkilendim. Silahlı çatışmaların anlatıldığı ve şiddetin kutsandığı bölümlerse pek bana göre değildi. Eğreti bulduğum tek nokta isyanın bastırılmasının bir yenilgi olmadığını, militanların kimsenin zarar görmemesi için geri çekildiğini, psikolojik bir zafer kazanıldığını  telkin ettiği satırlar oldu.

Rote Flora

Hamburg ve Son Olaylar


Malumunuz 2013'ün son haftalarında Hamburg'da protestolar, direniş olayları yaşandı. Bu olaylar hakkında pek bilgim yok. Orada yaşayan arkadaşımın söylediği yukarıda gördüğünüz Rote Flora zamanında işgal edilmiş, 80'lerden bu yana da kültür merkezi olarak kullanılmış, evsizler filan da orada kalıyormuş.  Binanın sahibi artık binanın boşaltılmasını istiyormuş, mahkeme de bu yönde karar vermiş fakat insanlar buna direnmiş, zaten bir süredir özellikle göçmenlere karşı polisin tutumu da beğenilmiyormuş, sonra protestolar, vs... Biz gittiğimizde ortam sütlimandı, tehlike bölgesi ilan edilen sokaklarda da gezdik, her şey çok normaldi. Acaba dedik o anda göremediğimiz polisler göstericileri dayaktan geçirmiş, ortamı gaza, suya, copa boğmuştu da ortam öyle mi durulmuştu. Polis her yerde polis tabi ama öyle dayak filan yokmuş.

Peki bütün bunların Hamburg'da olması tesadüf mü? Almanya'nın en liberal şehri diye biliniyor. Göçmeni, yabancısı çok. Haliyle ötekine bir karşı hoşgörü mevcut. Son zamanlarda ekonomik liderliğini Berlin'e kaptırsa da sanaiyisiyle, limanıyla canlı bir ekonomisi var. Güçlü bir sol damar var, direniş geçmişi var. Daha önce Almanya'nın başka kentlerinde bulunmuş ve hep Almanya'da bir Türk olmanın korkunç olduğunu düşünmüştüm. Frankfurt'ta İngilizce menü istediğim garson Almanca bilmiyorum diye bana kırmızı kaplı İngilizce menüyü ''Al sana kırmızı kart'' diye vermiş, trende yaşlı bir kadın Alman arkadaşıma ayaklarını koltuğa dayadı diye bağırmıştı. Hamburg'da ise yarın sabah taksi nasıl buluruz diye sorduğumuz garson seferber oldu, bizi havaalanına götürecek taksiyi bizim yerimize ayarlayıp iyi yolculuklar diledi, bir bardaysa mekan sahibi getirdiği yüklü hesaba ''Çüş'' diyerek takıldı. Herkes nazik ve güler yüzlüydü.

Yani Hamburg'u anlamamda Hamburg Barikatları'nın büyük katkısı oldu. Hamburg Barikatları'nı anlamamda da Hamburg'ta gördüğüm tavrın katkısı müthişti. İmkanınız varsa sıcak aylarda gidip gezin gezerken de bu kitabı okuyun. Tavsiyemdir.

15 Ocak 2014 Çarşamba

Yedi Güzel Yıl

Yedi Güzel Yıl 2013'ün Kasım ayında tüm dünyada ilk Türkiye'de raflara çıkan Etgar Keret kitabı. Çıktığı günden beri de aklımdaydı. Hele de kitabın Keret'in son yedi yılda yaşadıklarını öyküleştirdiğini öğrenince iyice heveslendim.

Heveslendim çünkü Keret'i Gazze Blues adındaki Samir El-Youssef ile birlikte yazıdığı öykü kitabıyla tanıdım ve Keret'in öykülerine bayıldım. Kitabın adına tıklarsanız yorumlarımın detaylarını görebilirsiniz. Neyse efenim, bu kitabın teması Filistin-İsrail çatışmasıydı ve biri Yahudi biri Arap iki yazarın çatışma bölgesinin sesini duyurma amacıyla yazıdğı öykülerle doluydu. Keret'in askerliği, terörist saldırıları, ortodoks Yahudileri, korkuları öyle trajikomik öyle gerçek üstü ama öyle gerçek anlatıyordu ki…

Bu kitapta da Keret son yedi yılında yaşadıklarından kısa hikayeler devşirmiş. Kendi üslubunca anılarını aktarmış, bunu yaparken de gerçek üstücü mü denir büyülü gerçekçilik mi denir işte o tarzını kullanarak anılarını yeniden şekillendirmiş. Kronolojik sırayı takip etmeyen öykülerinde kimi zaman aslında başkalarının hayatlarını, kimi zaman da son yedi yılda yaşanmamış, çocukluğuna ya da anne babasına ait anılara yer vermiş. Bazen de bir küçük detaydan deneme vari hikayeler kaleme almış. 

Mizah anlayışı herkesin çok farklıdır, hele de kağıt üstündeki mizahta zevkler çok değişir. Evvela Keret'in dozundaki dalga geçişleriyle çok eğleniyorum. Mesela Bütün Samimiyetsizliğimle başlıklı hikayeside uydurduğu atıflara çok güldüm. Mesaisi olmayan baba olarak diğer çocukların anneleriyle yaptığı konuşmalar, oğluna yaptığı yakıştırmalar, perişanlığını anlattığı satırlada naif, ince bir mizahı var. Bu, özellikle zor durumları esprili bir yaklaşımla anlatım, herhalde Ortadoğu gibi acı dolu, her anı tehlikelere gebe bir coğrafyada daha önemi bir yetenek. Bu ortam da yeteneği bileyliyor.

Öykülerde çok insani şeyler var. Yeni doğacak bebeğin sorumluluğu karşısında ince ince korkan bir baba adayı, bütün felaketleri aynı gün gösleyen bir ademoğlu, babasının öleceği gerçeğiyle karşılaşan bir oğul, Yahudi olduğu için bir kertenkele gibi garip görüldüğünü düşünen ama pek de dine inanmayan bir İsrailli, abisi ilk öyküsüyle köpek kakası temizlemiş olan bir yazar, sirenleri duyunca oğlu ve karısıyla toprağa yatıp bunu bir oyuna çeviren bir adam… 

Tüm bunları anlatırken ben tek bir şeyin özlemini çektim: Gazze Blues'daki çılgın kurguların. Başka biri anlatsa çok saçma olabilecek şeylerin onun anlatımında ilgi çekici olması hoşuma gidiyordu.Yazar yaşantısını ne kadar eyip bükse de elbette tamamen kurgu olan öykülerindeki uçarılığı bu kitapta bulmak mümkün değil. 

Beğenerek okuduğum bu öykü kitabını 3 gruba tavsiye ediyorum: Bir, Keret'i sevip onu daha yakından tanımak isteyenler; iki ben çok uçuk kaçık şeylerden hoşlanmam diyip yine de Keret okumak isteyenler ve üç, Ortadoğulu olmak ve edebiyattaki yansımalarıyla ilgilenenler.

12 Ocak 2014 Pazar

Ankara Kitap Fuarı Notları 2014


Yine bir kitap fuarı, yine Ankara… her şey eskisi gibi. Ankara Kitap Fuarı Notları ve Ankara Kitap Fuarı Notları II'de olduğu gibi yani…

Aslında bu yıl fuar izbe Atatürk Kültür Merkezi'nden (AKM) ATO Congressium'a taşınarak ve giriş ücretini 5 liradan 1 liraya indirerek daha iyisi için çabaladığı izlenimi vermişti. Yine de Congressium'daki önceki fuarı da gördüğümden hadi bakalım demiş, çok da ümitlenmemiştim. AKM'deki son fuara gitmediğim gibi bu fuara da gitmeyebilirdim ama işte lanet olsun içimdeki kitap sevgisine.

Radikal bu fotoğrafı sana ithaf ediyorum.

5 Ocak Pazar akşamı gittiğimde fuar alanı pek boş değildi ama gün ve saat itibariyle daha kalabalık olması gerekirdi. Stantları dolaştıkça bu kalabalık bile çok dedim. Fuar alanında bir kitap fuarında olmaması gereken bir soğukluk, bir iticilik vardı. Ulusalcıların devasa stantlarından sıyrılınca geriye dağıtımcıların ve kitapçıların stantları kalıyordu. Bu stantlar da çok satan ya da çok satması beklenen çoğu niteliksiz kitaplarla doluydu. Her fuarda görmeyi bekleyeceğiniz ve isteyeceğiniz yayıncılar yoktu.   Can, Doğan Kitap, İletişim, İmge, Metis, Altın Kitaplar olmadan biz kitap fuarı yaptık diyebilir misiniz? Bu sadece inceleyip alabileceğiniz kitapların çeşitliliğini ve niteliğini değil imza günleri ve söyleşiler gibi etkinlikleri de etkiliyor. Türkiye'nin en çok sevilen ve en önemli yazarları bu yayıncıların bünyesinde olduğundan fuarın da etkinlikleri sönük kalıyor haliyle. 

Bir de arada hediyelik eşya satan bir iki stant gördüm ve organizasyonun ciddiyetine buradan pay biçtim. 
Türkiye Ağaca Neden Sarıldı?

Beğendiğim hiç mi stant olmadı peki? Öncelikle Türkiye Barolar Birliği (TBB) standının dizaynını pek beğendim. TBB'nin Gezi Direnişi'ne ilişkin hazırladığı kitabı tema olarak tüm standa hakimdi. Türkiye Ağaca Neden Sarıldı adlı ciltli, kuşe kağıda basılmış, içeriği son derece dolu bu kitabı sadece 15 liraya almanız mümkün. Ben de kaçırmadım. Görevli de kitabı inceliyordu biraz sohbet ettik. Bir baktım torbaya bir de ''Herkes için Adalet, Adalet için Avukat'' kupasından koymuş. Hoşuma gitti.

Evrensel Basım Yayın'ın da standını beğendim; kitapları zaten çok çeşitli ve ilginç ama stantlarında da bunu gösteren bir çeşitlilik ve ilgili görevliler vardı. Sıcak Haziran adlı direnişle ilgili kitaplarını da fuarda keşfedip hemen Gezi Kitapları listesine ekledim.


''Anneler kız doğurmaktan hep gurur duysun diye…''
Bilgi Yayınevi standını da zevkle dolaştım. Aslında fuara gitmemin nedenlerinden biri de televizyonda yakaladıkça izleyip takdir ettiğim emekli yargıç Eray Karınca'nın bu imza gününü artık kaçırmak istemememdi. Bu sefer kaçırmadım, Karınca çok sıcak ve güler yüzlüydü. Hatta ben yeterince mukabele edemedim.

Kadın hakları ve özellikle şiddet konusunda uluslararası standartlarda kararları ile bilinen Karınca'nın Kız Doğursun Analar kitabı kadına karşı şiddetin tanımından başlayıp mevzuatımızdaki durumdan, içtihattan, uluslararası mahkeme kararkarından ve örnek vakalardan bahsediyor. Hukukçu olmadığım halde okuyacağım. Dilerim hukuk öğrencileri, avukatlar ve hakimler de bu ödüllü kitabı okur.

Fuarın tek neşeli ve nitelikli kısmı sahaflardı sanırım. Pek sahaf kültürüm yoktur ama ben bile en çok bu bölümde eğlendim. Baskısı bitmiş olan Hamburg Barikatları'nı aradım. Tam da Hamburg'da eylemler yapılmışken ve ben yakında Hamburg'a gidecekken alsam iyi olur diye düşünmüştüm ama bulamadım. O sırada Selma Fındıklı'nın Ankara İstasyonu adlı öykü kitabına denk geldim, alıverdim. Yenisi 10 lira olmayan kitaba 5 lira vermek saçma oldu aslında ama işte kısmet.


Aldıklarım:
1. Kız Doğursun Analar - Eray Karınca
2. Ankara İstasyonu - Selma Fındıklı
3. Türkiye Ağaca Neden Sarıldı? - Nesrin Turhan, Özge Şener (haz.)

Son olarak şu pişkinliğe iki laf etmeden yazımı bitiremeyeceğim: Fuar katılımcıları bu yılki ziyaretçi sayısından memnun değilmiş. Edebiyathaber.net'in haberine göre hepsi fuar tarihinin değiştirilmesinden Ankara'da fuar kültürünün oturmamasına birçok neden saymış. Hiçbiri de 'Yıllarca insanlardan para alıp izbe yerlerde fuar düzenledik, insanları küstürdük, şimdi de toplu taşımayla ulaşılamayan bir yere fuar açıp bunu da hiç duyurmuyoruz, Allah rızası için bir internet sitemiz, bir flaş imza günü bile yok ama şükür bu kadar adam gelmiş' dememiş. 'Halkımız cahil' çuvaldızından 'biz bu işi beceremiyoruz galiba' iğnesine ne zaman geçilecek merak ediyorum. Dün bir arkadaşım beni arayıp fuara gitmeyi düşündüğünü benim gidip gitmediğimi sordu; ben de fuarı vasat bulduğum için 'ben gittim ama sen boş ver' dedim. Kimse kusura bakmasın bu işler böyle. Aman bize kültürsüz derler diye vasat fuarları dolduracak değiliz. Fuar işini biz çok iyi biliriz. Ankaralıyı da yedirmeyiz.


Adını unuttuğum bir dağıtımcının standı.