3 Kasım 2014 Pazartesi

Huzursuz Adam


Yabancı bir memlekete gitmeden önce gideceğim şehirde geçen bir roman araştırırım. Yabancısı olduğum şehirlerle aramda kurgudan da olsa tanışıklık yaratmak, başkahramanın oturduğu kafenin önünden üç gün sonra gelip geçmek hoşuma gidiyor. Stokholm'e gitmeden önce de araştırmalarıma başladım ve bütün yollar Stieg Larsson'a çıktı. Biraz daha zorlayınca Henning Mankell'e ulaştım. Edebiyat sektörünün yükselen yeni değeri İskandinav polisiyesine büyük katkı yapmış, seveni çok olan bu yazarın kitaplarından birini neden okumayayım ki dedim. Üstelik Mankell sadece yazar olarak değil, aktivist olarak da ilginç biri, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Henning_Mankell#Political_views .

Huzursuz Adam da Mankell'in yeni romanlarından, Dedektif Kurt Wallander'in başından geçen mazeraların sonuncusu. Wallander'in kızının bir adamla birlikte yaşamaya başlaması ve genç adamın yüksek rütbeli deniz subayı emeklisi olan babasının bir gün garip şekilde ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Wallander istemeye istemeye aman torunum dedesi, aman bu son deneme diye diye olayı gayri resmi şekilde araştırıyor. Olaylar kısa sürede bir casusluk hikayesine dönüşüyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu romanı İsveç'i tecrübe etmeden okusaydım, bir polis başka bir polise dosyası hakkında neden bu kadar bilgi versin ki diye düşünüp her şey bu kadar güvene dayalı ve bürokrasisiz ilerlesine inanmayarak bunu saçma bulurdum. Yalnız İsveç gerçekten bürokrasinin az olduğu, aklın ve güvenin saçma kuralların, formalitelerin ve angaryanın önünde tutulduğu bir yermiş. Yine de bir komiser dünürünün kaybolmasını görevi olmadığı halde bu kadar rahat şekilde soruşturabilir mi, neden olmasın?

Kaybolan dünür romanın bir vehçesi. Diğer yanda da Wallander ve Wallander'in geçmişi, yaşlanması, kendini sorgulaması var. Unutkanlık ataklarıyla karşılaşan Wallander sadece yaşlandığı gerçeğiyle başa çıkmaya çalışmıyor, eski eşi ve ölmek üzere olan eski sevgilisiyle de yüzleşiyor. Torunu vesilesiyle kızıyla olan ilişkisini, onun çocukluğunu, bir baba olarak neleri yapıp neleri yapamadığını da sorguluyor.

Böyle söyleyince kulağa hoş gelse de bu iki damar birbirini baltalıyor. Kaybolan subayın anlattığı casus denizaltılar hikayesi, bulunan ceset, garip arkadaşlar, aile sırları okuyucuya nefes nefese geçecek karmaşık bir polisiyenin müjdesini verir gibi. Yalnız Wallander'in eski eşiyle yaşadığı tartışma, eski sevgilisinin ani ziyareti, torunun doğumu, kızıyla olan diyalogları, unutkanlığı ve başına açtığı belalar polisiye kısmın heyecanını, temposunu öldürüyor. Polsiye içine sıkışan Wallander'in geçmişi ve yüzleşmeleri de bölük pörçük, kısa, duygusuz kalıyor. Komiser Wallander ile yaşlı adam Kurt iki farklı romana ait olmalıyken aynı romana hapsolmuş uyumsuz başkahramanlar sanki. Durum böyle olunca da ortaya ne yaşlı bir adamı anlatan bir dram ne de heyecanlı bir polisiye çıkabiliyor.

Durumun böyle olmasının bir nedeni de Huzursuz Adam'ın Komiser Wallander'in başkahraman olduğu onuncu ve sonuncu roman olması. Daha önceki dokuz romanda başkahramanın başından geçenler, derinlemesine bildiğimiz düşünülen anılar ve ilişkiler onuncu romanda yeni okuyucular için anlamsız ve sıkıcı bir gölge oluşturuyor. Sonuncu roman olduğu için de Mankell Wallander'in hem insan hem de polis olarak hikayesini toparlamaya, bir sonuca vardırarak tabloyu tamamlamaya çalışıyor. Bu yüzden okuyucu casusluk macerasıyla ilgisi olmayan birçok gelişmeyi de sayfalarca okumak durumunda kalıyor.

Özetle Mankell belki de doğru seçim olsa da Huzursuz Adam kesinlikle yanlış seçimdi. Kesinlikle kötü bir polisiye değildi ama son derece heyecansız ve temposuzdu. Ne kadar gerçekçi olursa olsun heyecan olmadıktan sonra polisiye neden okunur ki? Üstelik olay ağır ağır çözülse de aslında çok karmaşık değildi ve romanın sonu açığa kavuştuğunda da büyük bir aydınlanma yaşamadım. Wallander'in özel hayatı ise hiç ilgimi çekmedi ve beni etkilemedi. Belki önceli romanları okumuş olsam ve oradaki olayları, karakterleri bilsem benim için daha ilgi çekici olabilirdi.

Bütün bu nedenlerle bir ayda ancak bitirebildiğim, okumaktan heyecan duymadığım bir kitaptı. Yine de Stokholm ve İsveç hakkında romanda yakaladığım detaylar beni keyiflendirdi. Size de tavsiyem İskandinav polisiyesi seviyorsanız Mankell'in ilk romanlarından başlamanız.

Not: Tamam İsveç diyince aklımıza kar geliyor ama yaz aylarında geçen bir romanın kapağı neden bu kadar karlı?

6 yorum:

  1. Ben de tavsiyeler sonucunda alıp okumuştum bu kitabı .ama dediğin
    gibi vasat. belki artık bu türü sevmememdendir. oldukçada kalın
    bir kitaptı. filmi olsa da 2 saatte seyretseydim diye düşünüp zar zor bitirmiştim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynı duyguları paylaşıyoruz.

      Sil
  2. Kardeşim polisiyeye bayılır,bunu bir denesin. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bunu değil de Wallander'in ilk kitaplarından birini denesin bence.

      Sil
  3. Mankell'in en iyi eseri demişler bir de..:) bana Köprü(Broen) dizisini hatırlattı o da orada geçiyordu sanırım..:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Serinin hayranları için en iyisi olabilir. Final olması da takipçiler için önemli olabilir. Yalnız beni açmadı, zaten polisiyeye de bayılmam :)

      Sil

Söyleyecek sözü olanlara bayılırım! :)