6 Ocak 2012 Cuma

Aslında Tarihi Roman İyi Fikir

Şu tarih mevzusuna bir girdim, çıkamadım... Bu sefer bugünkü kitapçı ziyaretimde "Bu ne renk cümbüşü böyle!?" diye yanaştığım stantta gördüğüm envai çeşit "Osmanlı" romanları neden oldu. Adettir bir Türk klasiği dizi olur hemen kitaplar arka arkaya baskıya girer, bir dönem dizisi çekilir derhal o dönemle ilgili kitaplar moda olur. Hatta şaşırtıcı şekilde hemen yeni yazılmış kitaplar ortaya çıkar. Özellikle Ecevit'in ölümünden sonra onlarca Ecevit kitabının raflara çıkmasını şaşkınlık içinde izlemiş, buna akıl erdirememiştim.

Şimdi de aynı şey malum dizi nedeniyle Osmanlı haremi konusunda yaşanıyor. Henüz bu kitaplardan hiçbirini okumadım. Aslında tarihi sevmesem de (bkz: Tarihi Sevmem) tarihi romanları severim ancak bahsettiğim kitaplarda beni iten bir şey var. Dizisi çok tuttu bu konuda ne yazsak satar diyerek yazılmış olmasından korkuyorum. Absürd bir örnek vereyim; eğer kitabın bir yerinde kahramanlardan birinin salçalı patlıcan yediği geçerse ben oraya takılır kalırım, daha da okuyamam. Beteri tarihi planın olabildiğince sönük tutularak aşk-entrika romanı yazılması ihtimali. İyi bir aşk romanı bile olsa ben aman Osmanlı aman padişah diye havaya giriyorum; iki tane Farsça kökenli kelime, birkaç da Osmanlıca saray terimiyle tatmin olmam. Diyebilirsiniz ki "Amma mesele ettin, dene gör altı üstü bir kitap!". Cesaret edemiyorum çünkü o kapak tasarımları (dekolteli kızlar, süslü puntolar, yaldızlı baskılar!) o iddialı arka kapak yazıları beni korkutuyor. Ucuz tatil kitaplarına benziyorlar. Elimde değil.

Boleyn Kızı filminde kullanılan
kostümlerden biri
Oysa Philippa Gregory'nin Boleyn Kızı öyle miydi? 2007 yılının yazında Datça'nın esintili el değmemiş koylarında denizin rengini bile görmeden bu kitabı okuyordum. Beni misafir edenler alınma noktasına gelmişti. Yemeden içmeden, konuşmadan yüzmeden okumuştum. Hatta yatarak okumak zor diye güneşlenememiş; oturmuştum. Kitabın anlatımdaki ve kurgudaki başarısının yanında, sonraki aylarda sık sık İngiliz kraliyet tarihini araştırmama vesile olmuş güçlü tarihi planının da bunda etkisi oldu. Sanıyorum yazarın eğitiminin bir yansımasıydı bu. (Gregory 18. yy. edebiyatı üzerine doktoralı, tarih eğitimi almış bir kişiymiş) Sonraki araştırmalarımda romanın kurgu amacıyla ana tarihi olayları değiştirmemiş olduğunu takdirle gördüm. Örneğin önemli konuşmalardaki sözler gerçekten tarihte kayıtlı olduğu şekliyle kitapta yer almıştı. Bu kitap Londra ziyaretlerime de tat kattı. London Tower'da Anne Boleyn nerede kaldı diye dört döndüm, Webminister Abbey'de ise Jane Saymour'a kötü kötü baktım.

Gregory kadar takdir ettiğim bir başka yazar da Amin Maalouf. Maalouf'un Işık Bahçeleri'ni ve Semerkant'ını okudum. Okuduğum edebi gücü en yüksek tarihi romanlardı diyebilirim. Tarihi arka plan kesinlikle güçlüydü. Bunun sağlanması için bol yan karakterler ile dönemin siyasi ve ekonomik ortamının betimlemelere yer verilmiş. Bunun biraz tempoyu düşürdüğünü itiraf edebilirim, ama kesinlikle sıkıcı değil! Ben Semerkant'ı biraz daha çok sevmiştim sanırım.

Ve Diğerleri...

Troia Surların Ardında - Clemence McLaren: Troya hikayesinin feminist versiyonu. Akıcı bir dil. Özenli bir baskı. (Ama tabi ki birkaç yazım hatası yok değil.)
Spartacus - Arthur Koestler: Çok sürükleyici, aynı zamanda gerçekçiydi. Zaten tarihi roman tabi gerçekçi olacak demeyin; bu antik dönemin olaylarına tanrıçalar, kehanetler, büyücüler filan karıştığı için bu isyanın böyle hayatta kalma ve iktidar mücadelesi olarak anlatılması hoşuma gitti. Güneş Devleti'nin bir ütopya değil bir destansı başarısızlık olması da önemli.
Fedailerin Kalesi Alamut - Wladimir Bartol: Her şeyden önce konusu çok enteresan: Hasan Sabbah ve Haşhaşiler. Kurgusu o kadar güçlü ki sanki tarih kitapları bu romana göre yazılmış gibi geldi. Yan karakterler de çok sağlamdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Söyleyecek sözü olanlara bayılırım! :)